Kurumuş Kan Çiçekleri...

Kırklareli’ne varır varmaz ilk işim, Tunuslu Riyad Mahluf’u görmek oldu. Riyad, top oynarken sağ ayağında lif koptuğu gerekçesiyle Kırklareli sayrıevine kaldırılmış, ancak orada jandarma komutanı teğmenin buyruğuyla ''zincire” vurulmuştu. Riyad Mahlut, baskılardan yakınıyordu. Üç kez alçı değiştirilmiş, ben varmazdan bir gün önce de sayrıevinden cezaevine gönderilmişti. Cezaevi yöneticisinin odasına seke seke geldi...
Yargıtay 6. Ceza Dairesi'nin “bozma" kararını duymuştu. Riyad, Kırklareli'nde yeniden yargılanacaktı. Tunus Devlet Başkanı Zeynel Abidin Bin Ali, Riyad'ı Türkiye’den geri istiyordu. Hakkında bir de dosya düzenlenmiş, Türkiye'ye yollanmıştı. Konu, Türkiye'de Bakanlar Kurulu'na gelince durum değişti. Devlet Bakanı, hükümet sözcüsü Akın Gönen, Bakanlar Kurulu kararını imzalamadı. Adalet Bakanı Seyfi Oktay, Bakanlar Kurulu'na sunuş yazısını, dosyayı geri çekti; CMUK'un "yazılı emirle bozma" maddesinin verdiği yetkiyi kullanarak, kararın bozulması için Yargıtay'a başvurdu.
Riyad Mahlut cezaevinde, sayrıevinde "Gülünün Solduğu Akşam" kitabını okumuş, çok duygulanmıştı.
Burada bana herkes "Deniz Gezmiş” diyor. O da banka soygunundan asılmış. Biz çok benziyoruz Denizle; yalnız o komünist, ben değil! Ama, asılması yanlıştı. Haksızlıktı. Cumhurbaşkanı Demirel de o zaman yanlış yaptı. Ama sonra, “O zaman şartlar başkaydı” dedi. Ben inanıyorum ki, yanlışı bir daha yapmayacak.
Sağ ayağı alçıdan çıkartılmış ama, yine şişti. Onun duruşmalara değin bakıma gereksinimi vardı. Ayrılırken kucaklaştık.
KÛY-KOOP'ta, Erdoğan Kantürer bekliyordu; onunla. "Sabahattin Ali Dağları"na çıkacak, toplantılar başlamadan Sabahattin Ali'nin öldürüldüğü yeri görecektik. Burada, "Sabahattin Ali Günleri'' düzenleme işini o başlatmış, birkaç arkadaşıyla canlarını dişlerine takmışlardı. Başlarda engellerle karşılaşmışlardı. KÖY-KOOP yöneticisi olarak, arkadaşlarıyla on sekiz ay Mamak'ta yatmış, sonunda aklanıp çıkmışlardı. Makine mühendisi Ünal Başkur; inşaat mühendisi, yüklenici Dursun Ergenekon'ta tanışmıştım. Onlar, Erdoğan Kantürer’in "Sabahattin Ali Günleri" düzenlemede, canla başla çatışıyorlardı. "Demokrat Kırklareli" adıyla 15 günde bir çıkan bir gazete çıkarmaya başlamışlardı. Gazetenin ilk sayısı Sabahattin Ali'ye, ona düzenlenecek törenlere ayrılmıştı. (İsteyenler gazeteyi "PK.11 Kırklareli" adresinden edinebilirler. Ederi: 2500 TL.)
Sabahattin Ali, 24 Kasım 1947’de "Alibaba" gazetesinde şunları yazmış:
"Meğer ne büyük günah işlemişiz. Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek, bu kadar güç, bu kadar mihnetti, hatta bu kadar tehlikeli mi?"
Erdoğan Kantürer'in arabasıyla çıkıyoruz Sabahattin Ali Dağlatı”na. "Istranca Dağları''nın adı artık, "Sabahattin Ali Dağları. "Sabahattin'in öldürüldüğü yere, oradaki doğal kocaman taşın üstüne, kızı Filiz Ali, Sabahattin Ali’nin şu dizelerini yazdırmış: "Başım dağ, saçlarım kardır/Benim meskenim dağlardır."
Oraya varırken, "Sabahattin Ali Çeşmesi”nden geçtik. O dağ yolunun adı da "Sabahattin Ali Yolu.” Her yıl, Sabahattin Ali adına düzenlenen piknik, bu yollardan geçilerek, "Sabahattin Ali Çeşmesi"nin başında yapılıyor. Anıttaşın çevresinde, alabildiğine dağ çiçekleri var. Bir çiçek çok değişik; Erdoğan Kantürer bunlara "Sabahattin Ali Laleleri" diyor; "Kurumuş Kan Çiçekleri!” Kurumuş kan renginde. Yolda, Kaynarca köyüne uğrayarak, Erdoğan Kantürer'in eşi Sultan Kantürer'i de alıyoruz. "Kurumuş Kan Çiçekleri"ni birlikte topluyoruz. Sultan Kantürer:
Toplantı başlayınca bu dağlarda çiçek kalmaz, tüm çiçekler Sabahattin Ali'nin taşına konur! dedi.
Erdoğan Kantürer, Sabahattin Ali Yolu’nda, Ruhi Su'nun bir kasetini koyuyor arabanın teybine. Yol boyu sorularımı yanıtlıyor; bana, Kırklareli'nde KÖY-KOOP’un yaptıklarını anlatıyor. Köyleri, kooperatiflere bağlamışlar, 30 tane kooperatif oluşmuş köylerde. Köylüden sütü alıp peynir yapıyorlar Günde 400 ton süt üretiyorlar. Şöyle anlatıyor Kantürer;
İstanbul'a günde 80-100 ton süt pazarlıyoruz. 150 ton da birim kooperatifler pazarlıyor. Bu süt işletmesinden günde beş ton beyazpeynir, beş ton kaşar işleyebileceğiz. Türkiye'de sütü böyle topluca pazarlayabilen tek örgüt biziz, öbür birlikler, pek bu işi beceremiyorlar...
Yağmur sicim gibi yağıyor; Erdoğan Kantürer'le, Sazara köyüne, oradan Beypınar'a geçiyoruz. Beypınar'da, Sahahattin Ali'yi öldüren Ali Ertekin'le birlikte Kırklareli Cezaevi'nde-o zaman kız kaçırmaktan-yatan Nazmi Arıcan’la konuşuyorum. Ali Ertekin, cezaevinde:
Sabahattin Ali casustu, vurdum öldürdüm! diyormuş. Oradan Üsküp'e geçiyoruz. Üsküp'te. Sabahattin Ali'nin ölüsünü ilk görenlerden Hüseyin Başçoban'la, Şükrü Görürle konuşuyoruz. Hüseyin Başçoban, Sabahattin Ali'nin ölüsünün başında ezan okumuş; "O, bir şehitti!" diyor. "Şehitler kokmaz!" Sabahattin'in ayaklarını tilkiler tırmalamış! 86 yaşındaki Hüseyin Başçoban, "Yemiş" demiyor, “tırmalamış" diyor. Sabahattin Ali'nin ölüsü başında, ezan okumadan önce bağırmış:
Eyyyy kurtlar, kuşlar, ağaçlar, yapraklar! Bilmiş olun, ben bu garibin ezanını okuyorum, buraya da gömüyorum!