Kulluktan Kurtulmak...

Perşembe günü çıkan “Ankara Notları"nda. “Devinim" der­gisiyle ilgili bilgi vermiş, dergiye sürdürüm koşullarına dek yazmıştım. İstanbul'dan bir okur, derginin telefonunu istedi. Dergiyi elde etmek için, yazışmayı bile beklemek istememişti: “Devinim "in hem faks, hem telefonu şöyle. (212) 235 77 75. Prof. İlhan Arsel’in "Devinim"de çıkan yazısı ilgi çekti. Bu yol­da da telefonlar aldim. Bugün İlhan Arsel’in yazısının kalan bölümünü vereceğim. Daha sonra, Prof. İlhan Arsel, şöyle di­yor:

Daha başka bir deyimle yukarıdaki hükümde, Tanrı ve pey­gamber emirlerine aykırı davranmanın, yanı günahkâr olma­nın, hayvan cinsine dönüşme gibi bir cezai sonuç yaratacağı anlatılmak istenmiştir.

‘İstinca’ (pislikten temizlenme) için üç taş kullanmayı öngö­ren hadis hükmü, her işin tek sayılara göre görülmesi husu­sunda Muhammed’in verdiği emirle ilgilidir ki, suyu tek sayıda yudumlamaktan tutunuz da def-i hacet ren (aptes bozmak) sonra temizlenmeye (yani istinca'ya) varıncaya kadar kişinin tüm davranışlarını kapsar. Her işin tek sayılara göre görülme­si gereğini Muhammed, Müslüman kişilere Tanrı'nın tek oldu­ğunu anımsatmak maksadıyla öngörmüştür.

Yine bunun gibi 'çorba içerken ya da yemek yerken çanağın ortasından değil kenarından başlamak gerektiği’ emredilmiş ve gerekçe olarak 'Tanrı’nın inayetinin çanağın kenarında top­landığı, ortasına doğru azaldığı' bildirilmiştir.

Yemek yerken örtüye dökülen kırıntıları mutlaka yemek ge­rektiği belirtilirken aksi takdirde şeytanların gelip yemekleri yiyecekleri hatırlatılmıştır. Yemeğe tuz ile başlamak ve tuz ite bitirmek gerektiği açıklanırken Tanrı inayetinin buna göre ayarlandığı anlatılmıştır. Sot el ile yemek yemenin, su içme­nin caiz olmadığı bildirilirken, sebep olarak şeytanın hep sol elim kullanarak iş gördüğü belirtilmiştir.

Çanaktaki yemeği sonuna kadar yiyip bitirmek ve bitirdikten sonra parmakları yalamak gerektiği din verisi olarak emredilirken böyle yapılmayacak olursa şeytanın gelip çanakta ve parmaklarda kalan yemeği yiyeceği bildirilmiştir. Yemek ve içecek içine sinek düştüğünde, sineğin dışarda kalan kanadı­nın iyice yemeğe (içeceğe) batırılması, sonra çıkarılıp atılması gereği, kanatların birinde günah, diğerinde sevap' bulunup, sineğin 'idrak (anlayış) sahibi' olmak nedeniyle sevap kanadı­nı dışarda bırakacağı ve işte dışarda kalan kanadın yemeğe batırılması halinde 'sevap’ın günahı gidermiş olacağı gerek­çesine' dayatılmıştır. Gümüş veya altın kaptan su içmenin doğru olmaması içildiği takdirde kışının kamında cehennem ateşlerinin gürültüsünü duyacağı gerekçesiyle açıklanmıştır.

Söylemeye gerek yoktur ki yukarıdaki hükümlerin ve gerek­çelerin' akılcılığa dayalı hiçbir yönü yoktur. Her şey ilahi 'mü­kafat' (iyilik) ve 'mücazaat' (cezalandırma) usullerine, şeytanların, meleklerin ve cinlerin keyfine terk edilmiş gibidir. Fazla yiyen, fazla içen, fazla uyuyan kışı melekût âlemine yükselemez', ‘Allah katında sevimsizdir, kıyamette en çok aç kalacak­lardandır', bu gibi kimselerin kanına şeytan hulul eder; tok karnına uyuyanın kalbi katılaşır’ vs. (Bkz. Gazali, İhyâu Ulumi’- d-Din . III, sh. 184-192).

Yine söylemeye gerek yoktur ki bu tür şeriat emirlerini Tanrı dan ve Peygamber den gelmiştir' diye belleyen Müslü­man kişi 'olay' ile 'sonuç' arasındaki ilişkiyi akılcı bir düşünce eylemine vurmaz: neden böyledir diye kendi kendine soru sorma ihtiyacı duymaz. Oysa ki yaşam kurallarını bellerken bu kuralların mantıksal anlamını ve amacını bilebilmiş olsa, örne­ğin çorbayı içerken çanağın ortasından değil kenarından baş­lamakla dilinin yanmayacağını ve çünkü çanağın kenarlarının orta kısma nazaran daha ılık olduğunu öğrense ve yine bunun gibi, altın / gümüş kaptan su içmenin israf sayılacağını ve bu­nun toplum ekonomisi bakımından sakıncalı olacağım bilim­sel, deneysel ve düzenli düşünce yolu ile öğrense, kuşkusuz ki fikirsel gelişme yönünden hem kendisi, hem de mensubu bulunduğu toplum için yararlı bir varlık haline gelebilir. Böylece yaşamını ve davranışlarını akıl ve mantık rehberliğiyle, ge­lişme kanunlarına uyarak ayarlama olanağına kavuşmuş ve uygarlaşmış olur.

Aklı dışlayan eğitim sisteminde kişinin yaşam ve düşünce tarzını şekillendiren kurallar zihinsel, bilimsel, nesnel ve de­neysel bir düşünce mantığına dayalı değildir. Bu nedenle kişi, aklen ve fikren olumsuz, kotu ve hatta kendi çıkarlarına ya da insanlık haysiyetine aykırı olan her şeyi, akıl ve mantık terazi­sine vurmadan kor bir imanla benimser Bunun sonucu olarak kendi kendisini kul olarak görmekte sakınca bulmaz: dolayı­sıyla da vicdan sesine ve insan sesi duygusuna yabancı kal­maktan kurtulamaz. Bundan dolayıdır ki birbiri ardına gelen ve hiç bitmeyen istibdat rejimlerine boyun eğmekten geri kal­maz. Laikliği benimsemiş olan Türkiye hariç, şeriat ülkelerinin her birinde görülen kara manzara budur.’’

***

Bugün, Turan Dursun'un öldürülüşünün dördüncü yılı. Tu­ran Dursun u arkadan vurarak öldüren yobazlar, onu ölüm­süzleştirdiklerini biliyorlar mıdır? Kopekler gibi pişman mıdır­lar şimdi ne bileyim? Prof. ilhan Arsel. Turan Dursun'un "Din Bu-1 " yapıtına yazdığı "Önsoz"de Turan Dursun'la nasıl tanış­tıklarını anlatıyor Bunun bir bölümünü kendi kitabına da yaz­mış. Turan Dursun'a bir zarar gelmesin diye, adından “T.D " diye söz etmiş Kısaca, bir bölümü şöyle.

...Sayıları gerçekten az olan T.D.'lar var bu toplumda, din adamı olmakla beraber kendilerini şeriat zihniyetinin çok üs­tüne çıkarabilmişler ve çıkarabilmek için de İNSANLIK SEVGİ­Sİ denizine atabilmişlerdi. Atatürkçülüğün ve Atatürk devim­lerinin KURTARICI TILSIMINA inanmışlardır. Tanrı ve pey­gamber emirleridir diye belledikleri esasların AKIL yordamıy­la yeniden elden geçirilmesi. Türk'ün gerçek niteliklerine uydurulması ve müspet akıl' verilerine oturtulması gereğine sarılmışlardır. Bugünkü şeriatçı ortam içerisinde ve 'Atatürk ve uygarlık düşmanı' din adamları arasında kendilerini 'din adamı’ kılığında görmezler ve gerçeği söylemek gerekirse 'din adamı' deyimiyle çağırılmak da istemezler. Bu kitap onla­ra armağan edilmiştir.

İlhan Arsel’in o kitabının adı. "Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları. Din Adamları"...