Köy Enstitüleri Vakfı: (14) Acı Ama Gerçek...

"Köy Enstitüleri Vakfı" ile ilgili yazılar, ilgi çekici bilgilerde getirdi. Verem Savaş bacısı (hemşiresi) Feriha Pertan’ın (87) verdiği bilgiye göre, son yazıda adı geçen İçişleri Bakanı Hil­mi Uran veremmiş, (ince sayrılık)

Feriha Pertan, Hilmi Uran’ı tedavi ettiklerini bildiriyor. Hil­mi Uran, 1934’te, İsviçre’ye sanatoryuma da gönderilmiş. Sayrıevinin başsağını (başhekimi) Neşet Naci Arzan’mış. Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu da veremmiş. Ona da bakmışlar. Menemencioğlu'nun göğüs kafesinin bir bölü­mü gümütenmiş. Feriha Hanım da çok bilgi var. Nazlı Ilıcak da eline doğmuş, ebesiymiş!

Hasan Ali Yücel, Feriha Hanım için şiir yazmış...

Düzce’den yazan Köy Enstitülü Muhsin Civelek, Köy Enstitülerinden sağlıkçı olarak çıkmış. Mektubunun üstüne "Acı ama gerçek" diye yazmış. Şöyle diyor mektubunda Muhsin Civelek:

Sayın Ekmekçi,

Uzun bir süredir Köy Enstitüleri, eğitimi, okuyanları ile ‘Köy Enstitüleri Vakfı' hakkında okuyucularınızı bilgilendiri­yorsunuz. Düşünebilenlerin düşüncelerini ne güzel duyuru­yorsunuz. O kalem tutan ellerin saçtığı aydınlıklar çoğalsın. Uzun yıllar dilerim hiç sönmesin.

Köy Enstitülerinden söz edilirken bu kuruluşlarda emeği geçenlerle, yok etmek isteyenleri eleştiri kapsamına aldığınız zaman görüntülerin, yılların etkisiyle buğulu kalmışken, şimdi ayrıntılara girildikçe, netleştiği anlaşılmaktadır. Aktör­leri, olmaları gereken yerlere daha rahat ve bilinçli bir şekil­de oturtabiliyorsunuz. Bu kuruluşların kalkınmadaki itici gücü ile ilgili yargıyı tarih verecek. Ancak, bizim gibi küçük tanıklarda, bütünün parçalarını ustalara verirlerse mozaiğin tamamlanmasına herhalde yardımcı olabilirler kanısında­yım."

Bu arada, Reşat Şemsettin Sirer hakkında çok şey söylen­di, çok şey yazıldı. Daha da yazılacak. Ama, ben size bugün Kazım Karabekir'in yapmış olduğu Hasanoğlan gezisini, o günlerde, acı gülüşle konuşulan, trajediyi anlatmak istiyo­rum. Kazım Karabekir, Meclis Başkanı'dır. Çevresinde bulu­nan tutucu milletvekilleri tarafından sürekli olarak Köy Ensti­tüleri yerilmektedir. İnanılması güç, saymakla tükenmez hezeyanlar durmadan işlenir:

Paşam, bu öğrenciler yemek yerken, öğretmen yemek­haneye gelir, yüksek sesle: 'Çocuklar yarasın!' diye seslenir. O arada da yemekhanede devamlı Gâvur müziği çalar. Bu, bizim örf ve adetlerimize uyar mı? Aliye! olsun!' niye demi­yorlar?

Paşam! Hasanoğlan Köy Enstitüsü idare binasının yapısı 'Haç' şeklinde. Çocuklara Hıristiyanlık ruhu aşılanıyor! gibi, bir sürü ipe sapa gelmez suçlamalarla Paşayı (Karabekir'i) dolduruyorlar.

Gidelim! der Paşa Hazretleri, bir de kendi gözlerimizle görelim!

Karar oluşur. Kalabalık bir grupla geldiği Hasanoğlan Tren istasyonunda törenle karşılanır. O zaman, şimdiki halini bil­miyorum, tren yolu çukurdaydı. Trenden inenler, az eğimli bir yokuştan çıkıp, düz bir yolla kuzeye doğru yönelir. Hasanoğlan'a gelirdi. Yokuşu çıktıktan sonra, geriye dönüp baktı­ğınızda, çukurda tren ve güneye doğru geniş bir ova görür­dünüz. İşte, eğimin bitiş noktasında Yükse* Köy Enstitüsü öğrencilerinden biri tarafından (adını unuttum) yapılmış, yü­zü ovaya dönük, bir elinde ekin kabı, öbür eliyle ekin eken üç metre boyunda bir köylü yonutu (heykeli) vardı...

Trenden inen Paşa Hazretleri durur. Trenin çevresinde ve yokuşta, yokuşun üstünde biriken kalabalığı, her birinin üze­rinde dura dura, en ince ayrıntıyı kaçırmadan, sert bir ifadey­le inceler. O arada, kalabalığın üstünde gözüken yonutu görür. Daha dikkatli bakmaya başlar. Birlikle geldiği millet­vekilleri niye dikkatli baktığını görürler, hemen yetişerek Paşa'nın yardımına koşarlar:

Paşam, görüyorsunuz adam Türkiye'ye komünistliği sa­çıyor!

Ağır ağır, düşüne düşüne yokuş çıkılır. Yonuta bakmadan:

Yıkın bu heykeli, yok edin! emrini verir

Evet. Öğrenciler, 'Bravo, aferin!' gibi iltifat beklerken, tam tersi bir tutumla karşılaşmışlardır. Artık ışıkların kararmak üzere olduğunu herkesin yüzünden okumak olanaklıdır.

Devam edelim: Paşa ile konuklar, 'Yönetim' binasındaki müdürün odasında toplanırlar. Kahveler içildikten sonra Pa­şa, Müdür Bey'den okulun planım ister. Hemen buyruk yeri­ne getirilir. Planlar, masaların üzerine serilir Başlar, planla­ra eğilmiş, dakikalarca araştırma sürer de sürer. Müdür Bey:

Efendim, yardımcı olabilir miyim? diye sorduğunda, gül­sün mü ağlasın mı anlayamaz. Titizlikle yapılan araştırma­nın amacı, binanın konumunun 'Haç'a benzeyip benzemedi­ğidir.

O gece konuklar onuruna bir eğlence oluşturulur. Eğlence okula ait amfitiyatroda yapılacaktır. Ana binadan amfitiyatroya giden yola antik bir hava verilmiş, yolun iki kenarına Hitit, Roma. Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet çocuğunu simgele­yen insan yonutları dikilmiş. Onların arasından tiyatroya gi­diyorsunuz. Paşa tiyatroya gelinceye kadar, yomalara bir zarar gelmesin diye herkesin bütün beceri ve bilgilerini orta­ya dökmeleri görmeye değerdi doğrusu.

Gece piyesler, ortaoyunları, halkoyunları ve arada şiirlerle sürüp giderken Paşa, gecenin yöneticisi Hidayet Gülen'i çağırır:

Ne biçim şiir bunlar? Yok, 'Buğday ektim, arpa ekmeği yedim', yok bilmem ne? Yok mu Moskof'a ait şiir yazan şairi­niz, buna dair şiiriniz?.. diye çıkışır.

Bunun üzerine, biraz sonra, ilk arada '... Kin katran kazanı­na batsın Baltacı' dizesiyle süren şiiri dinleyen Paşamızın keyfi yerine gelir, koltuğuna şöyle bir yaslanır.

İşte, o günler için. Köy Enstitülerinin yok olmaktan az bir zararla o şiir sayesinde kurtulmuş olduğu kanısı bende dai­ma vardır.

En derin saygılarımı sunarım.