Tansu Çiller le Murat Karayalçın’ın çarşamba, perşembe günleri Güneydoğu'ya yaptıkları gezinin bir değerlendirmesini yapmak istiyordum. Tansu Çillerle, hatta Murat Karayalçın'la ilk kez böyle bir geziye çıkıyordum. Sabah erkenden kalktım, tırnaklarımı bir daha kestim. Saçlarımı, Eylem düzeltmişti, yoktu ki zaten. Aynaya baktım, tamam! Sabah saatin altısı. Gazeteden arkadaşımız Mahir geldi, Bülent Sanoğlu’nu Cebeci'de yoldan alacağız.
Yol için ne giysem diye tasalanıp durdum. Kısa bir pantolon giysem, ı-ıhh olmazdı. Gazetecilerin içinde olay olmamalıydım!
Uçakla önce Batman’a gidiyoruz. Bülent'le arkaya gidip oturduk. On sıralarda, çeşitli gazetelerin köşe yazarları oturmaktaydı. Az sonra, onların neden ön sıralan kaptıkları anlaşıldı. Başbakan Tansu Çiller gelmiş, onların yanında durmuştu. Biri bir soru soruyor, onlar ellerinde teyp makineleri, konuşmaları alıyorlardı. Bir ara, uçağın ayakyoluna gitmiştim, Tansu Çiller o zaman gelmiş, konuşmalar o anda başlamış. Televizyoncular, kameracılar yaklaşmaya, bir resim almaya boşuna uğraşıyorlar. Bizim Bülent gözü açık davranıp, teybini bir yere değin uzatabilmiş. Haberleri izlemekle ilgili muhabirler, yaklaşamadılar bile. Resim almak olanaksız.
Genç gazeteciler, içlerinden köşe yazarlarına bozuluyorlar. Çünkü onlar, Başbakan'ın sözlerini ya köşelerine aktarıyorlar, ya da kendileriyle birlikte gelen muhabirlere veriyorlar. Köşe yazarlığının ne olduğunu hiç mi hiç anlamamışlar.
Genç muhabirler, kendilerini dışlayan, küçük gören bu "köşeyazarları”na, "köşe muhabirleri" adını takmışlar. "Ankara Notları"nda, köşe muhabirliği yaptığım oldu. Haber yapılmayacak, çok kişinin burun kıvırıp geçtiği bir olayı, "Ankara Notları”nda yazdım. Okuyanlar:
Senin köşenden haberler alıyoruz! dediler. Bu bir sayrılık, bir ölüm haberi de olabilirdi. Bir işkence haberi örneğin, işkence görenin anlattıkları. Çoğu, adının yazılmasını istemez. Olayın yazılmasını istemeyenler de olur. Çünkü halk, dayak yiyeni iyi karşılamaz. Çoğu dövenden yana mı çıkar ne?
"Ankara Notları", 12 Mart döneminde ortaya çıktı. Pek çok olay, kolay haber yapılamıyordu. Onların bir biçem içinde okura sunulması nasıl olacaktı? Bu bir dedikodu, bir okur mektubu kılığında okurun karşısına çıktı. Tutundu da. Özünde, doğruluk vardı. Bir yanlışını yakalasalar. canına okurlardı "Ankara Notları"nın da, yazarının da. Bir kez ortada yazar yoktu İlhan Selçuk, Çetin Altan, ilhami Soysal, Doğan Avaoğlu, Mümtaz Soysal, Sadun Aren, Behice Boran, yazan, çizen, eli kalem tutan kim varsa içerde, cezaevlerindeydi. Ozaman, onların boşluğunu doldurma görevi ortaya çıkıyordu.
Haldun Simavi, "Ankara Notları" türüne, "salata" dermiş. Karın doyurmaz ama, her yemekte bulunması gerekli. Yalnız salata lokantaları bile var! İnsanlar, haber alma isteğiyle doludur. Habersiz yaşanmaz. "Midas'ın Kulakları" masalı, bunun ne güzel bir örneğidir. Kral Mkiasin kulakları eşek kulağı gibiymiş. Ama, bunu kimse bilmiyormuş. Bir, kralı tıraş eden berber biliyor, o da kimseye söyleyemiyormuş. Bir gün kırlara çıkmış, oradaki bir kuyuya gücü yettiğince seslenmiş:
Kral Midas’ın kulakları eşek kulağını! Midas ’m kulakları eşek kulağı!
Rüzgarın etkisiyle ses, sazların arasında yankılanmış herkes bunu duymuş. Midas’ın kulaklarının eşek kulağı gibi olduğunu öğrenmiş.
Hemen her gazete "Ankara Notları "köşesine benzer köşeler açtı. Açmakla kalmadı, "Ankara Notları" biçeminde yazan yazarlar aradı. Çok sevdiğim bir arkadaşım bir gün şöyle demişti:
Baba, senin biçeminin çok ekmeğini yedim. Benden, Mustafa Ekmekçi üslubuyla yazı istiyorlar, ben de yazıyorum!
-Ne güzel, afiyet olsun! dedim, utanmıştım...
Orsan Oymen, Teoman Erel, o türün güzel örneklerini, kendi biçemleri ile verdiler. Köşe yazarları çoğaldı; ama köşe muhabirleri de!
Güneydoğu gezisinin sonunda, en büyük üzüntüm. "Köşe muhabirleri"ni yakından tanımam oldu. Bir kez, şunu gördüm: gazeteciler, birbirlerini sevmiyorlardı, köşe muhabirleri, öbürlerini küçük görüyorlar, yanlarına sanki yaklaştırmak istemiyorlardı. Onlar diyelim general, muhabirler sıra eriydi! Onlar da buraya gelmek için kim bilir neler çekmişlerdi?
Diyarbakır’da Başbakan Çiller'in yemeği vardı. Buna gazetecilerden yalnız köşe yazarları çağrılıydılar. Muhabirler, fotoğrafçılar, kimi televizyoncular azaplardaydı. Onlar, otelde Başbakanlık Basın Danışmanı Mehmet Bican'la yemeklerini yiyeceklerdi. Geziye katılan gazeteciler arasında bu ayrım yapılır mıydı? Köşe yazarları, Başbakan'la, Genelkurmay Başkanı’yla. Başbakan Yardımcısıyla, yemek yerlerken, muhabirlerin otelde içleri gidiyordu. Acaba, yemekte neler konuşuluyordu, ne oluyordu? Burada birinci yanlış, bir politikacı olması gereken Başbakan Tansu Çiller'indi. Bu ayrımı yapmaya hakkı yoktu. İkincisi gazetecilerindi: köşe muhabirlerinin! Adlarını yazmadım, bir daha, bu eleştirdiklerimle karşılaşırsam, adlarını yazacağım. Bu gezide gerçekten tutarlı, tüm bu gözlemlerime katılan Kanal-D'den Nur Batur u yakından tanıdım. Onu kutladım!
Bir son olay, uçakla Gaziantep’ten Ankara'ya dönerken yaşandı. Bu kez ben de öne oturmuştum, olup bitenleri seyrediyorum. Yazarlardan biri kalktı, Başbakan’ın yanına doğru gitti, belli ki, bir şey sorup, uçaktaki gazetecileri atlatacak. Gazetecilikte buna "sağmak" denir.
- Eyvaaah, Başbakanı sağıyor! Göz göre göre bizi atlatıyor!
Kimi de tek gitmez, yanına bir kişi daha alır ki, konuşan:
-Oooo, iki gazetenin adamı gelmiş, kırmayayım, konuşayım diye düşünsün, sağılmaya razı olsun!
Gidenler. Başbakan'ın ya da Genelkurmay Başkanı’nın yanından dönerken bir afra tafrayla dönerler. Sonradan öğreniyoruz, Tansu Çiller, onları fırçalamış! "Attığınız başlıklar yanlış" demiş.
Atılan fırçayı bile, bir "övgü" sayacak denli yağcılık, bağışlanacak şey değil. Bu, Hacı TO zamanında mı başlamışta? O yarattı asıl gazeteciler arasında ayrılığı. Kimine "Sol amigo" dedi, kimini cezalandırdı yemeğine çağırtmadı! Köşe muhabirleri, yalnız üst düzey kişilerle konuşurlar, onlarla içli dışlıdırlar. Sanki ülkeyi birlikte yönetirler. Asıl görevleri, yöneticilerle patronları arasında ilişki kurmaktır...
Dün Nadir Nadi’nin ölümünün üçüncü yılıydı. Gazeteciliğin giderek öldüğünü, düzeyinin gün geçtikçe düştüğünü görse nasıl üzülürdü? Gazetecilerin birbirlerini sevmeleri gerektiğini durmadan yazıp söyleyeceğim. Yanıbaşındakini sevmeyenler. Güneydoğu'dakini nasıl sevecek? Kürt halkını nasıl sevecek. Kürt sorununa içtenlikle nasıl çözüm arayacak?