12 Eylül darbesinin ilk günüydü. Hükümet gitmiş, müsteşarlar, bakanların yerine bakanlıklara bakıyorlardı. Genelkurmayda çalışıyorlardı. 15 eylüle dek Genelkurmay’da çalıştılar. Hacı Turgut Bey, bir köşede sinik bir biçimde oturmuş, çevreyi seyrediyordu. ABD’den desteği almış bir durumu mu vardı ne? Kendi kendine konuşur gibi ancak karşısında oturan Merkez Bankası Başkanı İsmail Hakkı Aydınoğlu’nun duyabileceği biçimde şöyle söyleniyordu:
Bunların içinde şimdi, "İhtilal oldu" diye çatlak sesler çıkaranlar olur. 27 Mayıs tipi bir İhtilal oldu sanırlar! (Açık açık “27 Mayıs” sözcüğünü kullanmıyordu, ama satır arasında demek istediği oydu.) Halbuki ben her şeye hâkimim. Haddini bildiririm bu çatlak seslerin. (Aydınoğlu’na daha bir iyice duyurarak) Bunları bir ikaz etsek iyi olur. (Böylece, İsmail Hakkı Aydınoğlu'ndan medet mi umuyordu?)
12 Eylül darbesinin o ilk üç gününde, Genelkurmay’da çalışırlarken, o günlerden birindeydi. Hacı Turgut Bey geldi, İsmail Hakkı Aydınoğlu’na şöyle dedi:
Ben bugün iki büyük iş gördüm. Biri, (kâğıtlarla oynayanlar anlamına, ağır bir sözcük kullandı) Sabahattin Alpat'ın Maliye Bakanı olmasını önledim. Askerlere, "Ya başbakan yardımcılığı ile birlikte Maliye Bakanlığı'nı bir de Ticaret Bakanlığı'nı bana verirsiniz, bana vermezseniz, bu iki yere, benim istediğim adamlar gelir!” dedim, “Yoksa kabinede görev kabul etmem!” dedim. Kabul ettirdim, Sabahattin Alpat’ın Maliye Bakanlığı’nı önledim! (Sabahattin Alpat, Süleyman Bey'e yakın bürokratlardandı. Bir ara Yılmaz Ergenekon’un Maliye Bakanlığı sırasında, Maliye Bakanlığı Müsteşarlığı yaptı. General Selahattin Alpat'ın kardeşiydi. Kenan Bey'in torpiliyle, Maliye Bakanı mı olacaktı ne? Selahattin Alpat, Kenan Bey’in Harbiye'den arkadaşı mıydı? Kayırmaların en çoğu, 12 Eylül darbesi döneminde mi olmuştu? "Filanın arkadaşı”, “Falanın tanıdığı”, "fişmekanın dızdığının dızdığı” atamalarda etkin oldu mu, olmadı mı? Sabahattin Alpat, Maliye Bakanı olmadı, ama Adnan Başer Kafaoğlu’nun, Çankaya Köşkü’ndeki görevinden ayrılmasından sonra yerine o geldi!
Hacı Turgut Bey, İsmail Hakkı Aydınoğlu’nun gözünün içine bakarak konuşmasını sürdürdü:
Bana vermiyorlar Maliye Bakanlığı’nı, ama bana uygun biri geliyor. Kaya’ya ne dersin?
Seninle uyumlu çalışır! (Önce uyumlu başlayan ortak çalışma, Kaya Erd em'in kopmasıyla bozulacaktı.)
Aydınoğlu, Hacı Turgut Bey'e sordu:
İki önemli iş yaptım, diyordun, İkincisi ne?
Haa, o da Kâmuran İnan denilen ukala, işe yaramaz bir adam vardı, onun da Enerji Bakanlığı'nı önledim!
Hacı Turgut Bey, Turhan Feyzioğlu ile ilgili olarak da konuştu; askerler. Emin Paksüt’ün başbakanlığı istememesi üzerine, Turhan Feyzioğlu'nun üzerinde durmuşlardı. Turgut Bey, Aydınoğlu'na anlaşıyordu:
Feyzioğlu'nun kuracağı kabinede görev almanın benim için çok zor olacağını ifade ettim. Askerlerden bir başbakan olmasını tercih edeceğimi söyledim...
Gerçekten Bülend Ulusu Başbakanlığa atanınca. Hacı Turgut Bey sevinecektir, Feyzioğlu gelmedi diye.
Kenan Bey, Milliyet'te çıkan anılarında, bunlara değinmiyor; çok yüzeyden, tek yanlı, hiç araştırmadan yazıp gidiyor. Salı günü çıkan bölümde, "Özal'ı Feyzioğlu istedi” diye yazıyor. “Turgut Özal mutlaka kabinede olmalıdır" diyen Feyzioğlu, özellikle dış ekonomik ilişkiler bakımından önemli olduğunu belirtti” diyor. Burada, ilginç bir şey var; Feyzioğlu, Hacı Turgut Bey'i isterken Hacı Turgut Bey, onun başbakanlığını istemiyor. Feyzioğlu, onu neden istiyordu?
Gelişmeleri, kulisleri yakından izleyenler bilirler; Feyzioğlu, CHP’den koptuktan sonra adım adım Amerikalıların adamı mı olmuştu? Hacı Turgut Bey’in IMF ile Dünya Bankası ile ilişkilerini biliyordu. Kuracağı bir hükümette, politikasının sürekliliğini, geçmişin politikalarını izleyeceğini Amerikalılara göstermek için Hacı Turgut Bey'i, kabineye almak istiyordu. Onu çok sendiğinden, onun kara gözleri, kara saçları için değil IMF'ye, Dünya Bankası'na güven vermek istiyor. Hacı Turgut Bey, Feyzioğlu'nu hiç, ama hiç sevmez. Turgut Bey, kabinede birlikte başbakan yardımcısı olarak çalıştığı Zeyyat Baykara ile de bozuştu. Zeyyat Bey, dürüst bir bürokrattı. Hacı Turgut Bey'in bir başına çekip gidip dış gezilerde bol para harcamasına bozulurdu. Maliyecilerde böyle bir hava vardır; “Hazinenin menfaatini korumak" derler. Maliye'den gelenlerde hep vardır bu nitelik. Hacı Turgut Bey'in kimseye sormadan çeşitli ülkelere çekip gitmesine deli oluyordu Zeyyat Bey. Yüksek paralar harcamasını, sorumsuzlukla niteliyordu. Hacı Turgut Bey de hiç oralı değil miydi ne?
Zonguldak'taki grev kimin umurunda? Pazartesi gecesi. Maden-İş Başkanı Ankara'daydı; Türk-İş Başkanlar toplantısına gelmişti. Yıldırım Bey (Akbulut) gece, Şemsi Denizer'i- mi arattı; "Gel şu işi bitirelim!” diye. Şemsi Denizer, "Gündüzün suyu mu çıktı?" dedi mi? Yattı mı görüşme işi? Şemsi Denizer, Ankara’ya sendika eğitim yazmanı Sabri Cebecik'le birlikte gelmişti. Salı sabahı Şemsi Denizer'e söyledim; Bush’un ağzı savaş kokuyordu. Savaş, barışın olduğunca, grevin, demokrasinin de düşmanıydı. Savaşı isteyenler, greve karşı. "Savaş olursa, grev mirev kalmaz” diye düşünenler mi var? Ali Yüce, “Şiir Tufanı”nda, "Kömürkent"i de yazar. Şöyle der:
“Ben Zonguldaklı Mehmet / Yedi kat yerin dibinde / Dişlerimle kömür kazarım / Bayramlarda aferin takarım göğsüme / Maneviyat yerim acıkınca / Hasta olunca maneviyat yutarım / Yedi kat yerin dibinde / ölürsem nur içinde yatarım.”
20 Aralık 1990, Cumhuriyet