Süleyman Cebeci, Ankara'dan yolladığı mektubun zarfını bana, içini Uğur Mumcu’ya yazmış. 24 Ocak'tan önce olsaydı, "Yanlışlıkla açıldı" deyip Uğur’a verirdim. Süleyman Cebeci, belli ki mektubunu yayımlamam için bana yollamış. Şöyle diyor Süleyman Cebeci:
"Sevgili kardeşim Uğur Mumcu,
Seni tanımaktan mutluydum. O gün sevgi ve saygı duygularım, tarifsiz acılara dönüştü.
Tabutunun üstüne kırmızı karanfilleri attıktan sonra sana Hölderlin'in şu dizeleriyle seslendim:
Böyle olması gerekiyordu/Böyle istiyor Tanrı/Ve olgunlaşan zaman/Çünkü bir kez ihtiyacımız vardı/Biz körlerin mucizeye.
Başka ne diyebilirim ki yürüdüm tabutunun ardından. Sana kucak dolusu sevgiler, ilkbahar yağmurları kadar rahmetler ilettim ve sonsuzluğa yolcu ettim."
Süleyman Cebeci'nin dizelerini yazdığı Alman ozanı Friedrich Hölderlin (1770-1843) yaşadığı dönemde çok az tanınmış, yüz yıl unutulmuş, değeri sonra anlaşılmış. (AnaBritannica. cilt 2. sayfa: 234-235)
Uğur Mumcu'nun ağabeyi Ceyhan Mumcu'yla, Uğur’un doğum yeri olan Kırşehir'e gittik, Ceyhan Mumcu’nun eşi ressam Naciye Mumcu, Ankara Belediyesi’nden Mustafa Demirci birlikte gittik Kırşehir'e. Toplantıyı Kırşehir Kültür Müdürlüğü düzenlemişti. Toplantıda Kırşehir Valisi Neşet Kanyılmaz'la, Kültür Müdürü Kadir Tan da konuştular. Konuşmalardan sonra, Vali Neşet Kanyılmaz'ın makamında çay içerken, Uğur’un doğum kâğıdının örneğini getirip verdiler. Uğur 22 Ağustos 1942 Cuma saat gece 1 de doğmuş. Babası Hakkı Şinasi Bey titiz bir kişi olmalı, saatine dek yazdırmış doğum kâğıdına. Ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun anlattığına göre, Hakkı Şinasi Bey, ebeyi çağırmaya gittiğinde. Nadire Hanım, Uğur'u bir başına ebesiz doğurmuş. Aradık, Uğur'un doğduğu evi bulamadık, yıkılmış ev. İki ya da üç ev değiştirmişler Mumcular. Ceyhan Mumcu, oturdukları evlerden birini buldu. Onun önünde resim çektirdik. Kırşehirliler, hemşerileri Uğur'un bir anıtını yapmayı tasarlıyorlar. Konuşmam sırasında, Emil Galip Sandalcı’nın 14 Şubat 1993 günlü Cumhuriyetle çıkan, ‘Fasulye tabağının içinden çıkan dost’ başlıklı yazısını okudum dinleyenlere. Emil, Uğur'u ne güzel anlatıyordu. O yazıyı kaçırmışsanız, bulup okuyun.
Emil Galip Sandalcı’yla beni Yaşar Emre tanıştırmıştı. Yaşar Emre çocukluk arkadaşım; Tekelci Hasan Bey'in oğlu. Emil Galip onun, Bayındırlık Bakanlığı’nda, bir dairede şefiymiş. Emil Galip'in o bakanlıkta memur olduğu yıllar. Amerikalarda okumuş, gelmiş. Emil'in yönetici olarak ilginç bir tutumu var: Emil bakmış, dairede odacılar erken gelip, geç gidiyorlar:
Olmaz böyle şey! demiş, haksızlık bu. Onlar da öbür memurlar gibi, sekiz saat çalışacaklar...
Nasıl olacak peki? Sabahları bir saat erken gelip temizlik yapacaklar, tamam. Ama, temizliği yaptıktan sonra, gidecekler Sonra, memurlar çıktıktan sonra, gelip dairelerin temizlik işlerini yapacaklar. Evrakları kim getirip götürecek? Emil onun da kolayını göstermiş: herkes kendi evrakını kendi götürecek! Yalnız genel müdürün evrak taşıması yakışık almayacağından ona bir görevli ayrılmış. O kadar! Bunu görevliler çok sevmişler, herkes ellerinde evraklar, gülüşerek birbirlerine gidiyorlar. Odacılar da, o boş zamanda hale gidip limon satıyorlar! Bu yöntem öylesine tutunmuş ki Yaşar Emre söylerdi. Emil Galip oradan ayrılıp gittikten sonra da sürmüş. O daire, Emil gibi önemli kişiler de görmüş. Hepsinin başında o zaman. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Yüzbaşı Selahattin' (Yurtoğlu) varmış. Yüzbaşı Selahattin'e tüm bakanlar, saygılıymışlar...
Emil Galip, 1960 öncesinde Hürriyet Partisi’nde miydi, neydi. Yaşar Emre beni Yenimahalle kongresinde tanıştırmıştı. Yıllar süren arkadaşlığımız oldu Sandalcı'yla. Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin üyesiydi o da Uğur gibi. Ben de İstanbullara gittiğimde, onun evinde yatardım, zaman zaman. Ada'da, bir dairesi vardı, takılırdım:
Bir de Ada'ya gelelim, yaşayalım! diye.
Gel anacığım kal, ama öyle berbat ki, yaşar mısın bilemem! derdi.
Emil Galip Sandalcı da gitti! Avustralya'dan, Melbourne'dan Sevinç aradı: Emil'i görmeden, onunla telefonlaşan Sevinç, ağlamaktan konuşamıyordu. Emil'in cenaze törenine katıldım; gözlemlerimi anlatmak isterim.
Ceyhan Mumcu'yla yolda, Sadun Aren'i konuşuyorduk. Ceyhan’ın SBF'den öğretmeniydi Sadun Bey. Sadun Bey'den örnek sözler anlatıyordu belleğinde kalan. Örneğin:
Vatan, her dikili taşa sahip olma bilincidir!
Sadun Bey, Bayındır sayrıevinde yangeç (by-pass) ameliyatı oldu, dört damarı değişti; sekiz-on saat sonra, gözlerini açtı; pazartesi günü yoğun bakımdan odasına çıkacak. Bayındır sayrıevinin telefonu: 287 90 00. Sadun Bey'e geçmiş olsun!
Devlet Bakanı Erman Şahin, buraya avlanmaya gelirmiş; Şahin'le arkadaşları pek bir şey vuramadıklarından Vali Bey. onlar dönünceye değin, tavukları kızartır hazırlatırmış. Söz verdik, ilk fırsatta Kırşehir'e gideceğiz...
***
Düzeltme; "Kalamaki'de Öğle Yemeği” başlıklı Ankara Notları'nda, Esat İleri'nin soyadını Esat Bilir diye yazmışım yanlışlıkla. Atatürk'ün milletvekillerinden Esat İleri, 1920-1929 arasında Aydın milletvekili seçilmiş. Hoca olan Esat Bey'e Atatürk, "Sen ilerici bir hocasın!" diyerek, 1934'te ‘İleri’ soyadını vermiş.
14 Mart 1993, Cumhuriyet