İsmail Hakkı Birler, eski CHP milletvekillerindendir. I. Ecevit hükümetinde, devlet bakanlığı yaptı. Geçenlerde Ankara’ya gelmişti, konuşuyorduk; pat diye girdi konuya; "Biz, dedi, lider sözcüğünü yanlış kullanıyoruz; lider seçimle olmaz, lider olayların içinden gelir; lideri olaylar yaratır. Herkes, parti başkanı olabilir ama, her parti başkanı lider olamaz!"
Birler'in sözleri ilginç geldi. O, konuşmasını sürdürüyordu:
“Parti başkanlığına seçilen, şu ya da bu biçimde, bileğinin hakkıyla, hile ile, rüşvetle seçilen herkese biz ertesi günü parti lideri gözüyle bakıyoruz. Büyük yanılgı burada. Onları da böylece, olduklarından başka türlü gördüğümüzü söyleyerek, ilan ederek, onların da ahlakını bozuyoruz. Onlar da artık parti başkanı gibi davranmıyorlar 'Ben lider oldum!’ diyorlar, lider gibi davranıyorlar. Oysa lider değiller...
Bir şey daha; dünyanın hiçbir ülkesinde, ileri, geri, orta kalmış, ileri gitmiş, geride kalmış, üçüncü dünya partilerinin başkanlarının adında 'genel' lafı yoktur, ‘genel başkan' diye birdeyim, hiçbir dilde yoktur. Parti başkanıdır o, 'genel başkan’ lafını da biz uydurmuşuz. Bu da onların ahlakını bozmaktadır!"
Başkanların ahlakı bozuluyor öyle mi?
Ben neymişim? Ben "genelmişim! Yooo, başkansın sen! TÜSİAD’ınki niye genel başkan değil? Odalar Birliği Genel Başkanı var mı? Odalar Birliği Başkanı Yalım Erez, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı mı, genel başkanı mı? (Eyvah! Ben de Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Başkanıyım! İyi mi?) Küçük bir nüans (ayrımcık), ama çok önemli.
Genel yazman, genel sekreter de diyoruz!
Diyoruz. Komünist partilerinde, Avrupa'da sağcı partilerde de “genel sekreter" yok, sekreter var. Komünist partilerde başkan maşkan yok, orda başkan sekreterdir, genel sekreter falan değil. Sözlüklerde böyle bir sözcük yok.
Buradan nereye geliyorsunuz?
Bir, parti başkanlarına lider demekten vazgeçer, onları genel başkan da değil, parti başkanı olarak görürsek beklentilerimizin sınırını daha doğru çizeriz. "Yahu, bu koskoca eşek kadar liderler, nasıl bu yanlışları yapıyorlar?" gibi sızlanmalara gerek kalmaz. Çünkü, önceden belli durumu; onun lider (önder) olmadığını biz de biliyoruz. Lider demiyoruz ona zaten. Gerçek liderden beklenen şeyleri, parti başkanından beklemeyiz. Beklemeyince de hüsranımız az olur. İkincisi: Onlar kendilerinin lider değil, parti başkanı olduklarını bilirlerse, idrak ederlerse, her gün öyle yinelenirse, lider gibi davranmaktan vazgeçerler, parti başkanı gibi davranırlar.
İnsan yaşamında, sosyal yaşamda, siyasal yaşamda özellikle en sakıncalı şey, kişilerin geldikleri yerin hakkını verebilecek müktesebata (edinilmiş bilgilere) sahip olup olmadığını hiç araştırmadan, "O yere geldiğine göre, o yere layıktır o yerin bütün yetkilerini kullanmalıdır; o yerin bulacağı bütün çözümleri de bulmalıdır bu adam!" diye bakıyoruz. Yanlışlık buradan başlıyor, bu basit yanlışlığı düzeltmek gerekir. Bir de ulusça bir huyumuz (hasletimiz) vardır, kurtarıcı ararız hep. Rahmetli İsmet Paşa'nın kırk kez dinlediğim sözünü bilmem anımsar mısın?
Paşa ne derdi?
(Bütün uluslar, sıkıntılı anlarında, sıkıntıya düştükleri zaman, mutlaka bir kurtarıcı çıkarırlar içlerinden. Bu, bütün uluslar için geçerlidir. Bütün uluslar arasında bu açıdan en velut (doğurgan) -sözcük onundur- ulus Türk ulusudur. Ama, unutmayın ki, en velut ulus olan Türk ulusu da bir kurtarıcıyı (elinde böyle beş parmağını açarak) beş yüz yılda bir kere ancak çıkarır. O nedenle kurtarıcı beklemeyeceksiniz, kahraman aramayacaksınız, sorunlarınızı sade vatandaşlar olarak siz çözeceksiniz...)
İsmail Hakkı Birler, “Paşa'nın bu sözünü kırk kez dinlemişimdir" diyordu. Şöyle konuşuyordu:
“Ulusça açmazımız burada; siyasette de. Ve tabii, TV ekranı çıktı, politikacıların zaten çok mazbut (tutarlı) olmayan ahlakını iyice bozdu. Mikrofonu ağzına dayadı mı, bu ekranda iki saniyecik gözükebilmek için, feda etmeyecekleri hiçbir kutsal değer yoktur. Sonuçları dahil. Bir ay yasa mı çıkarırlar, karar mı alırlar, ilke anlaşmasına mı varırlar; bir ay süreyle en tepeden başlayarak cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, parti başkanı, yazmanı, sayman üyesi, konuşma yasağı uygulasalar, böyle bir karar alsalar; samimiyetle inanıyorum, Türkiye'nin içinde bulunduğu sorunların birçoğu ortadan kalkar. Geriye kalan sorunlar da yavaş yavaş kendiliğinden çözülmeye başlar... ”
Bu gece yansı, yeni bir yıla giriyoruz. Bu yılbaşı için de gönlümün istediği gibi, kartlar yazıp yollayamadım, dostlara, okurlara. En uzaktan, Avustralya’dan Sydney’den yazan Ali Akbaba, çok anlayışlı davranıyor. Şöyle demiş kartında:
“Sevgili Mustafa Abi,
Yazılarınızı severek bir güzel okuyoruz. Dileriz, sağlığınız yerinde olur da hep yazarsın, biz de sevinerek okuruz. Sakın bize, kart, mektup yazmıyorum diye üzülme. Biliyoruz, sizin işiniz başınızdan aşkın.
Geçen yılın altıncı ayında geleceğim demiştim, gelemedik. Bu yıl altıncı aya niyetleniyoruz, geleceğiz.
Benden, buradan istediğin birşey olursa lütfen çekinme. Ben de sizden bir ricada bulunmak istiyorum: 23 Kasım 1995 tarihli Cumhuriyetin 'Kitap' ekinde. Metin Demirtaş 'a yer vermişsiniz. Sevinerek okuduk, Saffet Uysal düzenlemiş; ona çok teşekkür ettiğimi söyle.
Metin Demirtaş, orasını çoktan hak etmişti. Sydney'den sizlere, sevgilerimizi, selamlarımızı gönderiyoruz. 1996 yılınızı kutluyoruz. En sağlıklı yılınız bu yıl olsun diyoruz. Sevgilerimle. 15.12.1995 Ali Akbaba."
1996’nın tüm okurlara, sağlık, başarı, mutluluk getirmesini yürekten dilerim.
31 Aralık 1995, Cumhuriyet