Bir süredir buralarda yoktum; Paris’te, Stockholm'deydim. Oralarda “Yılmaz Güney" toplantılarına katıldım. Türkiye'ye dönme hazırlığı içindeyken. Paris'te öğrendim Muammer Aksoy'un öldürüldüğünü, Almanya’dan bir arkadaşım ağlayarak verdi haberi:
-Mustafa Abi, Muammer Aksoy öldürüldü! Köln Radyosu verdi şimdi haberi. Ne olur kendinize dikkat edin abi!
Konuşamıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Öylece kalakaldım. Paris'te Ahmet İkizek'in evinde, TÖB-DER eski Genel Sekreteri Ömer Aslan'la birlikte yemekteydik. Ahmet’in evinden birkaç arkadaşımı aramak istemiştim. Almanya'yı da aradım, Aksoy'un öldürülüşü haberini alacakmışım!
-Telefonunu ver de ben seni arayayım Mustafa Abi!
Ertesi sabah, 1 şubat perşembe günü Ankara'ya yola çıkacaktım. Aslında 30 ocakta dönmem gerekiyordu. Yavuz Önen’lerle birlikte dönmek için yolculuğu iki gün ertelemiştim. AFP haberi vermiş, ama Fransız televizyonları vermedi. 1 şubat günlü ‘Le Monde'da tek satır yoktu Aksoy'un ölümüyle ilgili. "Liberation'' ise Türkiye’deki "Zaman" kadar yer vermişti dört satır..
On günlük gezi sırasında gözlemiştim. Türkiye, dışarıda sevilmiyor muydu? Televizyonlarında Fransa'nın Türkiye'yle ilgili hiçbir şey izlemedim. Hacı Turgut Bey'in Amerika gezisi fasa fi- soydu!
İlk elde haberlerle birlikte yorumlar da yapılıyordu Türkiye’de. Aksoy'un ölümü, yirmi dört saat arayla, on bir yıl önce öldürülen Abdi İpekçi’nin gününe denk geliyordu. Abdi İpekçi 1 şubat. Muammer Aksoy 31 ocak! Bir arkadaşım:
-"O”lı rakama geldik dedi, yıl da 1990...
Sabah, "Hoşgeldin" diyen Ahmed Arifle konuşuyoruz:
-Muammer Aksoy'a sıkılan kurşun, dedi Ahmed Arif, Mustafa Kemal'edir!
Yurtdışındayken izliyordum; Azerbaycan olayları nedeniyle Türkiye'deki faşistler, gemi azıya almışlar mıydı? Irkçı faşistlerle gerici faşistler, işbirliği halinde miydiler? Bıraksalar, şöyle Azerbaycan'a yürüyüverecekler miydi?
Muammer Aksoy'un vurulmasından sonra Azerbaycan toplantısı ertelendi. Neden acaba?
Sayrıydı yüreğinden Aksoy; geçen yıl sayrı evine kaldırılıp çıktığımda telefonda şöyle demişti:
-Bak Ekmekçi, kalp krizi geçirmek sarı kart görmektir! İkimiz de sarı kart görmüş durumdayız. Bundan böyle daha dikkat ederiz! Bilirsin, sarı kart gören futbolcular daha dikkatli olurlar. Biz de öyleyiz!
Yaşamayı ne çok seviyordu; sarı kart görmeyi bile yararlı görüyordu daha sağlıklı yaşamak için! Çok çalışıyordu; onun için çalışmak yaşamaktı. Server Tanilli'nin benim elimle yolIadığı kitapları, gelip almaya bile vakti olmazdı çoğu zaman. Cumhuriyet’te bencileyin, uzun yazar, biraz kısaltılsa yakınırdı: "En önemli yerini çıkarmışlar" derdi. Biraz kısa yazmaya bile vakti yoktu sanırım!
Geçen haziran ayında BİLAR'ın çağrılısı olarak Ankara'ya gelen Hollandalı Hukukçu Prof. Van Dijk; Eczacılar Birliği Salonu’nda konuşuyordu; günün konusu "İnsan Hakları'na Bireysel Başvuru"ydu. Prof. Muammer Aksoy da dinleyiciler arasındaydı. Aksoy, Van Dijk'a sorular yöneltmişti; biri şöyleydi:
-Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin 26. maddesine göre bir mahkeme kararının kesinleşmesinden sonra İnsan Haklan Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulabilecektir. Haksız tutuklamalar ne olacak? "Tutuklama kararı kesin karar değildir, geçici bir önlemdir" diyerek tutuklamalara karşı ancak kesin karardan sonra şikâyet yoluna gidilebilirse, o zaman şikâyetin pratik bir değeri kalmayacak demektir. Yıllarca tutuklu kalanlar var. (9-10 yıl tutuklu kalanlar var, sesleri.)
Prof. Van Dijk, Prof. Aksoy'a şu karşılığı vermişti:
-Tutuklama işlemleri, başlı başına şikâyet konusu olabilmektedir. Tutuklamaya karşı başvurular sonuçlanınca, esas hakkındaki karar beklenmeden, bu tutuklamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı olduğu belirtilerek şikâyet konusu yapılabilir... (Cumhuriyet, 6 Haziran 1989, "Ankara Notları", “Koşa Koşa Gelen Konuk...” BİLAR ayrıca Van Dijk'in konuşmasının tam metnini yayımladı. BİLAR'dan 117 58 43 numaradan istenebilir.)
Prof. Aksoy'un sorusu, Van Dijk'in yukarıdaki yanıtından sonra Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na birçok bireysel başvuru yapıldı...
Ankara Emniyeti’nde, sorgulamalar sırasında yapılan işkencelerle ilgili "Ankara Notları'nda 12 yazı yayımlandı. Bir tek ilgili çıkıp da "Nedir bunlar? Gel bize bir anlat!" demedi.
Doğrusu Nusret Demiral’dan, Ülkü Coşkun'dan bir çağrı gelmesini boşuna bekledim. İnsanlar işkence görürken ses çıkarmayanlar, bunlar yazılıp çizilince mi ses çıkaracaklar? Adalet Bakanı Ottan Sungurlu da kös dinlemiş besbelli. E.B. (Erol Bektaş) içeride işkencedeyken, eşi Sabiha Bektaş, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurmuş. İnsan Hakları Komisyonu, ilk incelemede olayı "ciddi" bulduğunu bildirmiş. Ayrıca Amerikan Elçiliği’nden bir yetkiliyle, "Chicago Tribune" Gazetesi muhabiri, E.B.'ye gelerek yapılan işkenceleri kendi ağzından dinlemişler. Chicago Tribune muhabiri, çıkacak yazıyı Erol Bey’e göndereceğini söylemiş. Yazdıklarımın buncağız ilgi görmüş olması da bir şey. Başka ne yapabilirim?
Prof. Muammer Aksoy’u vuran ya da vuranları, DGM Savcısı Nusret Demiral da Ülkü Coşkun da bulabilir, olayı çözümleyebilirler mi? Onlar bulsalar, işkencecileri mi bulurlardı? O zaman düşünüyor insan, kim çözümleyecek bu cinayet olayını?
4 Şubat 1990, Cumhuriyet