Kavak Uzaya Uzaya...

Ömer Asım Aksoy'la çoktandır görüşemiyordum; gezip tozduğum yerlerden aradım, konuştum. Sayrıydı, güçlükle konuşuyordu. Dil Bayramı da yaklaştı. Ömer Asım Aksoy'suz bayram mı olur? Benim, en dar anlarımda yardımıma yetişir o. "Mütercim Asım”ın (d.1755 - ö. 1619) ikinci baskısına 8.6.1993'te şunları yazmış:
"Her zaman gösterdiği yakın ilgileriyle beni mutlu kılan gerçek dost Mustafa Ekmekçi kardeşe."
Ömer Asım Aksoy'la Nurullah Ataç’ın, Arapça-Farsça kökenli sözcüklerle dalga geçtikleri güzel bir sözcük  oyunları vardı; birkaç kez Ömer Asım Aksoy'a sormuş, "Ankara Notları"nda yazmıştım. Ömer Asım Aksoy anlatıyordu:
İlk geldiği zaman bana söylediği şu oldu: "Meşruta" ne demek? Ben tabii, ciddi bir şey soruyor zannettim, yanıtlamaya hazırlanıyordum. O. kıkır kıkır güldü:
Bilemezsin! dedi. Tuhafıma gitti.
Niye bilemiyormuşum? Dedi ki:
Meşruta “Şort giymiş kadın'' demek! (Kahkahalar)
Arapça bir sözcük olan "meşruta”nın karşılığı oysa, "meşrutiyet”le yönetim anlamına da gelir. Onlar, şakalaşmak için bu sözcüklerle takılıyor, oynuyorlar. Ömer Asım Bey anlatıyor yine:
O birçok sözler buldu, ben birçok sözler buldum. Dil Kurumu'nda bir Şakir vardı. "Şakir ne demek?"
Şeker yiyen demek!
Bir de ambar memuru Sabit vardı:
-Sabit ne demek?
Sabit, sapıtan demek!
"Terakki" (yükselme), "rakı içmek” demek!
Çifte terakki?
Roko salatasıyla rakı içmek!
Türk dilinin özleşmesine yürekten bağlı olanların, Ataç gibi, Ömer Asım Aksoy gibi ustaların dilimize katkıları unutulabilir mi? Ömer Asım Aksoy Gazianteplidir. "Mütercim Asım"da öyle, kenttaştır ikisi de Mütercim Asım'ın Arapçadan çeviriler yaparken, sözcüklerin öztürkçelerini bulmaya uğraşması, Gaziantep yöresinde kullanılan sözcükleri sözlüğüne geçirmesi ne güzel bir şey. Akciğer karşılığı "Er-rie"yi şöyle tanımlıyor: Canlı kısmının nefes ve rih (yel) ve hava mevzuna denir ki akciğerdir. Fariside şüş, Türkide "öyken" derler. Daha birkaçı şöyle:
En-nu’re: ... ve bir nevi sineğe denir ki, gökcül olup kuyruğunda nişteri (iğnesi) olmağla himar makulesi devabbı sokuf muztaripeder... Türkide "büvelek" ve "eğrice" tabir olunur. (Benim doğup büyüdüğüm Hadim yöresinde de "büvelek" denir. M.E.)
Mütercim Asım, sözlüğünde kaba, açık saçık, yüz kızartıcı sözcükler kullanmaktan çekinmez Örnekler:
El-kant: Küçük çocuğun çüküne denir.
El-Kabkab:... Bol ve sulu olan ferce denir ki zeker idhal olundukça kap kap deyu seslenir ola.
Es-sev'e: Ferc manasınadır ki nazar olunması haram olan uzuvdur. "Ut yeri" tabir olunur.
"Mütercim Asım"ı, 95 yaşındaki Ömer Asım Aksoy, genişletilmiş olarak geçen yıl yeniden dilimize kazandırdı.
Telefonla aradığımda sesi çok az geliyordu. Zaman zaman Mehmet Aksoy, konuşmamızda aracı oldu. Ömer Asım Bey bana daha önce de anlatmıştı. Nurullah Ataç, son zamanlarda sık sık şöyle dermiş:
Kahve kesti iştihayı, beng kesti şehveti/Bize kaldı şimdi ancak bir kaşınma lezzetiii.. (Beng, esrar demek.)
Ataç, "lezzetiiii" derken, sondaki “i”yi uzatırmış. Ömer Asım Bey’e telefonda soruyorum:
Efendim, sesim geliyor mu? Beni duyuyor musunuz?
Benim sesim çok az çıkıyor, çünkü çok hastayım Mustafa!
Niye?
İki aydan beri yataktan kalkamıyorum. İki ameliyat geçirdim. Artık son günlerimi yaşıyorum!
Ah canım, niye öyle?
Hayatın sonu bu. Daha ilerisi yok. Gün sayıyorum. Teşekkür ederim
Ben neredeyim biliyor musunuz? Doğankent’e gittim ben. Geçen yıl siz oradaymışsınız. Sacit Somer’le kulağınızı çınlattık.
Bir dakika duymuyorum, torunuma söyle o bana anlatsın.
Efendim, şimdi sağlık durumunuz nasıl?
Sağlık durumum şu: İki ay içerisinde iki ameliyat geçirdim. İdrar çıkmıyordu, idrar çıkıyor şimdi. Ondan sonra, apselerim vardı, gerçi şimdi bunlar geçti. Geçti ama, vücudumda hal kalmadı. Vücudum bitti. Günden güne zayıflıyorum. Takatim yok. Mumun yana yana sonunu bulması gibi... Bir mum gibi yavaş yavaş sönüyorum. İştahım yok, yemek yiyemiyorum. Onun için ben, son günlerim diye düşünüyorum. Kavak uzaya uzaya göğe yetişmez ya. Hayatın sonu bu olacak. Çok şükür, buna da çok şükür! İyi kötü günleri gördük..
Ömer Asım Aksoy'a sağlık diledim. Gözlerim yaşlı. Usuma, Ataç’ın ölümünden bir hafta önce yazdığı 11 Mayıs 1957 günlü "Günce"si geldi. Şöyle diyordu Ataç:
“Sayrılarevine düştüm. Bu kez önemliye benziyor. Öldürür mü? Öldürmez mi? Orasını bilemem ya, İstanbul ’a gidecektim, sağınlar bırakmıyor.
Bir süre yazı yazamayacağım. Ben de yazamayacağım. Kavaoğlu da yazamayacak. Ayrılamaz benim yanımdan.
Kimbilir? Ola ki son yazdığım çizeklerdir bunlar, öyleyse ne yapalım? Bunca yıl yaşadım, yeter bana."