Sabahattin Ali, kargaşaya, şiddete karşıydı. Anarşiden, "terör"den yana olmadı. Ama, toplumda "öcü" gibi gösterilip tanıtıldı; öldürüldü. Uğur Mumcu, Turan Dursun, Muammer Aksoy, daha pek çokları kargaşaya karşıydılar, Köy Enstitüleri’nin kurucuları Tonguç, Yücel, yaşamları boyunca kargaşaya, düzensizliğe karşı çıktılar. Ama, onlar da bir yerde, sanki öldürüldüler, "eritildiler.”
Geçen yazıda, Sabahattin Ali ile Tonguç'tan söz açmıştım. Sabahattin Ali, “İki Gözüm Ayşe" diye başlayan mektuplar yazdığı Ayşe İlhan’a, o zamanki adıyla Ayşe Sıtkı'ya, bu mektuplarda, kargaşa, yani "anarşi” ile ilgili görüşlerini de açıklar. Bir mektubunda şöyle der:
"....İnfiallerin artması, bunlara dürüst bir istikamet verilemeden artması, insanı anarşizme götürür. Ve bir anarşist, hiçbir şeye faydalı olamadıktan başka, her şeyden evvel kendisine çok zararlıdır. Birçok menfi istifham (soru) işaretleriyle dolu olan bir kafa kadar feci şey tasavvur edilemez. Ancak bunların karşısına müspet cevaplar konulduğu zaman insan, insanlaşır ve o zaman ne hapis, ne ölüm, ne işkence, ne açlık vesaire, insanın ruh sükûnetini, iç saadetini bozar. Yalnız inanmak hüceyrelerin (hücrelerin) içine kadar inanmak ve her şeyin tabii ve doğru yola gireceğini zaruri görmek lazımdır. Stalin'in Haydar Rifat tarafından tercüme edilen 'Lenin ve Mezhebi' diye bir kitabı çıktı. Onu bul ve oku... Bundan evvelki mektubumda yazdığım kitapları bilmem okudun mu? Her halde vaktini boş geçirme, boş zamanlarında da tek başına deniz kenarına, hatta şehir dışında bir yere git, arkası üstü yat, gökyüzüne baka baka düşün... Dünyada bu kadar enfes şey yoktur.” ("İki Gözüm Ayşe”. S: 238)
Sabahattin Ali'nin 15.4.1935 günlü mektubunun girişi:
"Sevgili Ayşe,
Mektuplarında hep anarşizme gidiyorsun, insanları yok etmek, onların gürültülerine nihayet vermek ihtiyacı varmış içinde, iyi ama madem ki bu mümkün değil, bu doğru değil; başka şeyler, daha mümkün, daha faydalı şeyler ara... Tabiatla baş başa kalmanın pek tadını çıkarıyorsun. Bolu ormanlarından yazdığın bir mektupta da tabiatı pek duyarak anlatıyorsun. Tam şair olacak kızsın ama...”
Ayşe İlhan. Sabahattin'in bu tümceleriyle ilgili olarak şöyle dedi:
- Çocuktum, ona o zaman öyle cümleler yazmışım. Oysa, ben hiçbir zaman anarşist olmadım. Hep bir fikrin peşinde koştum. O öyle anlamış mektubumu, karışık bulmuş fikirlerimi...
Her zaman söyleyip savunuyorum; Köy Enstitüleri kapatılmamış olsaydı. Türkiye’de bugün yaşanan kargaşa (anarşi) olmazdı. Köy Enstitüleri'ni kapatanlara ne demeli? Ne Güneydoğudaki Kürtçü başkaldırılar olurdu, ne Avrupa'daki elçilik basma olayları. Köy Enstitülerine Abdurrahman DiIipak da saldırıyor, Yalçın Küçük de. Karıştırıcılar, nasıl da bir araya geliveriyorlar.
Mahmut Makal'la konuşuyorduk, şöyle dedi Mahmut
Köy Enstitüleri, tarihimizde ilk kez demokrat, laik insanları yetiştirmek için kurabildiğimiz eğitim ocaklarıdır. Ve bu dünyada da ilktir belki; çünkü Avrupa ülkeleri bile kilisenin etkisinden daha yeni yeni kurtuluyorlar, yeni yeni laikliği yerleştirmeye bakıyorlar. O yüzden Tonguç'un Türkiye'ye hizmeti, hatta dünyaya hizmeti çok önemlidir Köy Enstitüleri açısından. Eğer Köy Enstitüleri'ni yaşatabilseydik, İmam-Hatip okulu öğrencileri yerine, alternatif olarak Köy Enstitüleri’ni sürdürebilseydik, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların birçoğu olmazdı. Biz bunları bıraktık, Tonguç'un dünyanın en güzel işi, en güzel davranışı olan kitap armağan etmesini bile mahkemelere, Danıştaylara götürdük. Meclislerde söz konusu ettik...
Tonguç, 1950'de Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde "Tarımbaşı” olan İzzet Palamar’a, İgnazio Silone’ nin, Sabahattin Ali çevirisi “Fontamara”yı armağan ettiği için cezalandırılmak istendi. O zamanki Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, Tahsin Banguoğlu. İlköğretim Genel Müdürü, Tonguç'un yerine gelen Yunus Kazım Koni, Maraş Milletvekili Emin Soysal, "Fontamara”nın armağan edilmesini ele alarak. Tonguç'u yıpratma yoluna gittiler. Tonguç’un bu kitapla ilgili olarak Danıştay’da yaptığı savunma ilginç. Tonguç, savunmasının bir yerinde özetle şöyle diyor:
"Fontamara adlı kitabın yazarı, faşizm idaresi devrinde, İtalyan köylüsünün feci durumunu ve bilhassa bu idareden köylülerin çektiklerini roman şeklinde anlatmakta, roman tekniğinin icabı olarak eserinde geçen köylü, şehirli, memur vs. tiplerini, kendi seviyelerine, zihniyetlerine göre konuşturarak, faşizm aleyhtarlığı olan ana fikrini usta bir sanatkâr sıfatıyla anlatmaktadır. Fontamara bu bakımdan başarı kazanmış, edebi değer taşıyan bir kitap olduğu için birçok kültürlü milletlerin dillerine tercüme edilmiştir. Bilim ve edebiyat eserlerine karşı pek titiz davranan milletler, bu eseri tehlikeli bulsalardı veya sanat bakımından değersiz addetseler- di, kendi dillerine asla çevirmezlerdi. Fontamara adlı kitabın değeri. Milli Eğitim Bakanlığımızca da takdir edilmiş olacak ki, bu bakanlığın en selahiyetli organı olan Talim ve Terbiye Dairesi'nin 14.8.1945 tarih ve 211789 sayılı kararına dayanılarak bakanlıkça satın alpmış, bütün yurttaşların faydalanabilmeleri düşüncesi ile genel kitaplıklara gönderilmiştir...”
Kargaşayı önlemenin yolu. İmam-Hatipliler yerine Köy Enstitüleri'ni yeni baştan kurmaktır...
27 Haziran 1993, Cumhuriyet