İlkokul çağlarında, babamın fırınında, lokantasında çalışır, O’na yardım ederdim. Bir gün dört-beş masalı lokantaya gelen bir müşteriye sormuştum:
Ne istersiniz?
Süpürge çorbası!
Süpürge çorbası yok, pirinç çorbası var!
Sen babana söyle, bana bir süpürge çorbası getirsin!
Fırın ile yemeklerin piştiği yer, üç-dört basamak aşağıda. İndim, babama:
Bir adam geldi, süpürge çorbası istiyor!
Vaaay, diye yerinden fırladı babam, adama sarıldı, kucaklaştılar. Başladılar söyleşiye...
Asker arkadaşıydı, aç kaldıklarında dağlarda süpürge tohumu toplayıp, kaynatıp çorba yaparlarmış. Çocuk usumla, konuşmaları dikkat kesilip dinler, bir şeyler çıkarmaya çalışırdım. Babam, süvari onbaşısıymış. Gelen arkadaşları arasında "Kuduz"u anımsarım. Oğlu da arkadaşım oldu okulda. Yarenlik ederlerdi. Mustafa Kemal’i, İsmet Paşa’yı, Miralay Derviş Bey’i konuşurlardı. Miralay Derviş Bey, komutanları olmalıydı. Derviş Bey aşağı, Derviş Bey yukarı...
Bir de Eğiste köyünden Mehmet Ağa vardı. Mehmet Ağa, savaşta usunu oynatmıştı. Mehmet Bilir.
Ben bilirim tekem, derdi, ama söyleyemem!
Nasıl oldu savaş Mehmet Ağa?
Bum bum bum!
Babam O’na çok saygı gösterirdi. O da babama ayak işlerinde, öteberi getirip götürmede yardımcı olurdu. Birkaç eve de su taşıdığı olurdu. Bunlardan biri ilçenin Sorgu Yargıcı Kemal Bey'in eviydi. Kemal Bey topaldı. Yeni evlenmiş, İstanbul'dan ilçeye bir gelin gelmişti. Biblo gibi bir bayandı. Kahvede, yargıcın eşi konuşulur, Mehmet Ağa’ya sorarlardı:
Mehmet Ağa, ne kadar çok su taşıyorsun yargıca? Ne yapıyorlar bu kadar suyu? Mehmet Ağa utanarak güler:
Vira alıyorlar! derdi. Lokurdak lokurdak!..
Herkes gülmekten kırılıyordu.
Mehmet Ağa, bir gün su götürdüğünde, yargıcın genç karısı kapıya yarı çıplak çıkmış: yargıç uyarmışsa da eşi:
Aman canım, delinin teki, ne anlar? demeye getirmişti. Neredeyse iyice fıttıracak adam!
En çok Miralay Derviş Bey’i merak ederdim. Bunu, Necdet Uğur da merak etmiş, İsmet Paşa’ya sormuş. İsmet Paşa şu karşılığı vermiş.
Miralay Derviş Bey de, Nurettin Paşa da, “Büyük Taarruz"a karşıydılar. Saldırının 26 Ağustos'ta başlamasının uygun olmadığı görüşündeydiler. Atatürk’le ikimizin görüşü kabul edildi. Derviş'le Nurettin Paşa azınlıkta kaldılar. Ancak, "taarruz" kararı alınınca, görevlerini yaptılar. Onlar, gerçekten büyük komutandılar! İstanbul’a, Cumhuriyet'e her gidişimde Sami Karaören’in odasında otururum. O odada, çok ilginç, kocaman bir fotoğraf var: 30 Ağustos 1924'te çekilmiş. 30 Ağustos utkusunun ikinci yılında. O gün “Meçhul Asker" anıtının da temeli atılmış, Dumlupınar’da. Nadir Nadi, Karaören’e “Bunu ancak sen koruyabilirsin "demiş.
Fotoğraftakilerin çoğu yaşamıyor. Büyük bölümü de bilinemiyor, denebilir. Bilebilen şimdi yalnız Sami Karaören var, o da Vehbi Eralp'tan öğrenmiş. 30 Ağustos olmasına karşın, Mustafa Kemal başta, çoğu kaputlu, kalpaklı. Demek, Afyon tepesi o saatte soğuk. Fotoğrafın bir özelliği, herkes doğal haliyle duruyor. kimi sağa kimi sola bakıyor, konuşuyor. Cumhuriyet'in foto muhabiri Namık Görgüç, anlaşılan orada bulunan Yunus Nadi'ye güvenerek, bu fotoğrafı böyle çekmiş. Onun önünde, eski teknikle, üç ayaklı fotoğraf makineleriyle. Ordu Film Merkezi görevlileri, Sami Karaören, gazetecilerden birinin Hilmi Şahenk olduğunu sanıyor. En sağda bazı siviller var, bunlar töreni izleyenler. Onlardan sonra, üç önemli kişi yan yana. Atatürk'ün ilk Beden Terbiyesi Genel Müdürü yaptığı kişi Ali Hikmet Ayerdem (Balıkesir’de Kolordu Komutanlığı yaptı), ortada İzzettin Çalışlar, O'nun yanında, Atatürk'ün pek sevdiği, İstanbul'u Cumhuriyet Türkiyesi adına teslim alan Şükrü Naili Paşa (Gökberk. Prof. Macit Gökberk’in babası), O'nun hemen önünde asık yüzüyle Kazım Karabekir, ikisi arasında başı görünen sivil Ali Çetinkaya (Kel Ali). Kazım Karabekir, İsmet Paşa’ya doğru yan gözle bakıyor. Fotoğrafı izleyenlere göre, Kazım Karabekir şöyle düşünürmüş:
Aramızda bunlar oldukça, bize ekmek yok!
Kazım Karabekir’in sağ omzunda gözüken iki sivil Şükrü Kaya ile Cevat Abbas (Gürer, Cumhuriyet’in idare Müdürü Hüseyin Gürer’in dedesi), onların yanında görünen bir sivil, Atatürk'ün Harp Okulu'nda öğretmeni olan kişi (İki ay kadar Milli Eğitim Bakanlığı yaptı), onların önünde yan yana üç ünlü kişi: gencecik kara bıyıklı Başbakan İsmet Paşa, Fethi Bey (Okyar) ile Yunus Nadi, Yunus Nadi'nin hemen önünde Mustafa Kemal’le yan yana. Latife Hanım (Uşaklı), Latife Hanım’ın arkasında, yarı beline değin gözüken Ali Fuat Paşa (Cebesoy, Nazım Hikmet’in dayısı), Atatürk'ün sağ koluna yapışık duran, Atatürk’ün yaveri Salih Bozok. Bozok’un sağ omzu arkasında Tevfik Bıyıklıoğlu: Atatürk’ün başı üstünde sadece başı gözüken Ruşen Eşref Ünaydın. Ortada. Atatürk’ün biraz ilerisinde Mareşal Fevzi Çakmak, O’na bilgi veren Halis Bıyıktay. Gazeteci Velit Bey, fotoğrafın en solunda Enver Behnan Şapolyo, yanında Çoban Mustafa, yanında Muhittin Baha Pars. Arkada, başlarına puşu sarmış köylüler.
29 Ağustos 1995, Cumhuriyet