Karaman'ın Horozu...

Karaman da "Dil Bayramı”na gittiğimde gözledim; Karaman da horozlar, neredeyse ötmeyi unutmuş gibiydiler. Ötüyorlar da, sesleri çıkmıyor, nerde herkesi uyandıran horoz? Araştırmacılar nedenini bulabilirler ama, kanımca nedeni, sabahın erinde, ses yükseltirlerden (hoparlör) ardı ardına gelen Arapça ezan sesleriydi.
“Dil Bayramı" ile ilgili konuşmamda, buna değindim. Karamanoğlu Mehmet Bey, yedi yüz yıl önce, “Şimden geru hiç gimesne kapıda, divanda, mecliste, seyranda Türk dilinden özge söz söylemesinler” dememiş miydi? Karamanlılara düşen, bu buyruğa uyup, namaza çağrının Türkçeye çevrilmesini sağlamak, buna öncülük etmekti. Bir de ses yükseltirler kaldırılmalı ya da kısılmalıydı.
Buncağız sözlerim, salonda homurtulara yol açmış. Sonradan kimileri:
Burayı Sivas'a çevirecektik, ama hazırlıksızdık! demişler.
Konuşmamı bitirince, yoğun bir grup kutladılar:
Bunları birisinin söylemesi gerekiyordu. Tanrı sizden razı olsun! dediler. Çok sayıda kitap imzalatanlar oldu. Yaşlı bir bayan, eşime:
Ben iki cami arasında oturuyorum. Uyuyamıyorum! demiş.
İnsancıklara, bu eziyeti çektirmeye, yaşamı zehir etmeye kimin, ne hakkı var?
Karaman'da CHP’nin ileri gelenlerinden biri:
Abi, dedi, üç yıldır üç imamı bize çekmeye çalışıyorduk, başardık da. Ama, sen konuşurken, üç dakikada gittiler!
Belki adamlar, CHP'yi de şeriatçı sanmışlardı, ne bileyim? Karşılık vermedim.
Ayrıldıktan sora, gerici basında, konuşmamı eleştiren haberler, yorumlar çıkmış. “Akit” gazetesi, "Türkçe yazma ve Türkçe konuşma kararı alınan Karaman'ın, ezanın Türkçe okunmasına da öncülük etmesini istemesi bardağı taşıran son damla oldu" diye yazmış. Horozlar ötmeyince, böyleleri ötüyor demek.
Atatürk Türkiyesi'nin nerelere geldiğini, kamuoyundaki anayasa tartışmalarından anlamamak olanaksız.
Karaman’daki dil bayramı ile ilgili olarak, yazdığım birkaç satır üzerine, titiz bir okur olduğunu sezdiğim Ercüment Melih Özbay, "Çevre ve Sanat Bilinci' adlı yapıtını yollamış. Yapıtın 88. sayfasında başlayan “Ezan okumak sanatı" başlıklı bölüm ilginç. Şöyle başlıyor:
"İslam dininin çok duygusal bir konusuna değineceğiz. Böylece yine bir ‘tabu'ya ilişmiş olacağız
Ulaştığımız elektromekanik çağda toplumumuz, ister istemez ses yükselticilerle (hoparlörle) erkenden uyandırılmaktadır. Çünkü, çevremizdeki camilerden peşpeşe sabah namazına tüm müminler çağrılmaktadır. Bu ilk çağrıda namazın uykudan hayırlı olduğu bilhassa belirtilmektedir. Arapça okunan tümcenin aslı, Tanrı veya Yalvaç (peygamber) buyruğu değildir. İslamın ilk müezzini Etiyopya (Habeş) kökenli ve güzel sesli Bilal tarafından sabah ezanına eklenmiştir. Onun davranışı, Hz. Muhammed in çok hoşuna gittiği için önerisi derhal onaylanmıştır.
Ama, pek çok Müslüman ezanı Tanrı buyruğu sanmaktadır. 19.7.1991 tarihli Hürriyet gazetesine yansıyan bir yoruma göre, söyleşen TBMM üyesi iki bakanımızdan bin: 'Allahın bile tanıtıma önem verdiğini öne sürmüş, günde beş kere ezan okutturup adından bahsettirdiğini' söylemiştir. Biz böyle bir söyleşideki, 'tanıtım' vurgulamasına, 'estağfurullah' diyeceğiz.
Ezan, sadece bir belirti, bir uyarı, bir haber salıştır. Günde beş kez kılınan namazın zamanını bildirmek için kullanılır.
Önceleri Yahudilikteki gibi boru üflenmesi, Hıristiyanlıktaki gibi çan çalınması, Mecusilikteki gibi ateş yakılıp duman salınması gibi çeşitli türler düşünülmüştür. Taklitten kaçan Müslümanlar, kendi çağrılarının insan sesiyle yapılmasını istemişler ve azat edilmiş dindar bir kölenin sesini beğenmişlerdir. O, önce Medine içinde koşarak sağa sola seslenmiş, sonra yüksekçe bir yere çıkarak ezan okumaya başlamıştır. Müezzinlik görevini Hz. Peygamber’in vefatına kadar sürdürmüştür... "
Ercüment Melih Özbay, Osmanlı döneminin minareleri, şerefeleri ile ilgili bilgiler verdikten sonra, bir yerde şöyle diyor:
"... Fakat sonra, radyo ve elektromanyetik sanayii geliştikçe, İstanbul’un Bankalar Caddesi’ndeki uyanık gayrimüslim girişimciler, din görevlilerini ve festival yöneticilerini uyararak tapınaklara çok ucuz mikrofon ve hoparlör aygıtları kurmuşlardır. Süleymaniye Camii gibi eşsiz bir yankıya sahip Sinan yapısına, arada sırada Odeon’a dönüştürülen ‘Synthronos'li Doğu Roma yapısı Aya İrini Müzesi’ne bile mikrofonlar sokulup, kandiller arasına kutu şeklinde çirkin hoparlörler astırılmıştır.
Şimdi, genellikle minare şerefelerinin tabanında, korkuluğunda, kubbe alemine iliştirilmiş tek veya çift çanaksı hoparlörler vardır. Müezzinler sadece tapınak içinde mikrofonun önüne geçmekte ve manyetik şeridin düğmesine basmaktadırlar. Her müezzin, kendi saatine uymakta, art ardına ezanlar işitilmektedir. Ses yoğunluğundaki ‘desibel' ölçümünü kimse yapmamakta, tapınak yakınındaki konutlarda uyuyan hastaların ve yabancı turistlerin derdine derman olacak önlemler alınmamaktadır. Yanılmıyorsak, bir ara Mısır'da ses yükselticiyle ezan okumak yasaklanmıştı.
Hürriyet gazetesinin cuma sohbetleri köşesinde Doç. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. 9.8.1991 tarihli 'İçimizdeki put' başlıklı yazısında: Namaza kalkılacaktı; ezan bekleniyordu. Derken, ilahi çağrının bütün güzelliğini bozan bir bağırtı, bozuk bir hoparlörden yükselmeye başladı. Güya ezan okuyorlardı. Baba mürşit şöyle konuştu:
Bakın bu adam ezan okumuyor, namaz kılmayanlara sövüyor... Allah ve Resulü böyle ezanlardan şikâyetçidir...”