SHP Kurultayı öncesinde, SHP'lilerin eğilimini saptamak için yollardaydım. İlk durağım Antalya'ydı. Yola çıkarken:
Antalya'da kız kardeşim Nazmiye'yi, yeğenlerimi görürüm, diye kuruyordum kafamdan. Ama, olmuyor işte. Anam:
İş arasında seviş, derdi. Sanıyorum bu, iş arasında seviş olmaz, demekti. Antalya'ya varır varmaz bir sayrıevine gitmeli, sağına görünmeliydim. Hadi, sağ ayağımdaki damar tıkanmasını ilaçlarla iyileştirmeye çalışıyordum. Bu kez sol ayağımda, başparmağımın yakınındaki bir çıkıntı, yürümemi zorlaştırıyordu. Ayağımı sargı beziyle sarıyor, kes ayakkabılarımın üstüne -çift katil otobüs gibi- basarak yürümeye çalışıyordum. Antalya Havaalanı’nda, SHP Antalya İl Yazmanı Alİ Sanlı karşılayınca, durumu anlattım; doğruca bir sayrıevine gitmeliydim.
Kolay, gideriz! dedi, önce devletin sayrıevine, orada olmayınca SSK'nın sayrıevine gittik. Başsağın (Başhekim) Bekir Kumbul hemen işe girişti, iğneyle parmağımın üzerindeki şişlikte birikmiş suyu aldı; parmak arasındaki uğurböceğine benzeyen şişlikleri patlattı, ilaçları sürdü. Sargı beziyle sardı. Gideceğim Isparta’da bir kan aldırmalı, ürikasite de baktırmalıydım! Oradan doğruca SHP'ye geçip. Malik Günal'la görüşecek, akşamına da Isparta otobüsüne binecektim. Antalya'dan Gürman otobüsleri gidiyordu. Ona yetiştirdiler. Sol ayağım sarılı; kendi kendime söyleniyorum:
Ne aksilik! Benim işlerim hep böyle mi gidecek? Kız kardeşime de uğrayamadım Dönüşte artık! Önce iş...
O gece Isparta'da bekleniyordum; dostlar arasındaydım. Ertesi sabah önce sayrıevi, kan aldırma, ardından SHP'lileri kovalama. Yok, yok. "Bari Burdur'a gideyim, Isparta'yı sonra çözümlerim!'' dedim, ver elini Burdur! I-ıh... Onlar da topluca Ankara'ya gitmişler mi? Haydi, yeniden Isparta'ya!
Isparta'nın sözü geçen adamı Şevket Demirel; varlığı da -Tanrı versin- yerinde. Şevket Bey’in seksen bin dönüm tarlası olduğu sanılıyor, bunun on bin dönüm kadarı İslamköy Bozanönü ovasında. Mal varlığı olarak, Şevket Demirel'in Türkiye'nin ilk onu arasına girebileceği söyleniyor.
Eğirdir'e giderken, İslamköy'ün ordan geçtim. Şevket Demirel’in yol kıyılarına Karayolları'yla ortak diktikleri kavakları gördüm. Kavakları, kendi ortaklığına, ederinin yarısını ödeyerek almış. Şevket Demirel'in “Orma" adında bir sunta fabrikasıyla, "Göltaş" ortaklığının çimento fabrikası var. Burada çalışan işçiler, geçmişte ücretlerinin arttırılması için eylem yapmayı kararlaştırmışlar. Eylem olarak da önce saçlarını kestirmişler. Şevket Bey’de tık yok. Bu kez, öğle yemeğine girmeyerek protesto edeceklerini, yine yanıt alamazlarsa işe bir saat geç gideceklerini işverene duyururlar. Şevket Demirci'den gelen yanıt şöyle olur:
Saçlarınızı kestirdiniz, bence mahzuru (sakıncası) yok! Öğle yemeğine girmezseniz, "Allah razı olsun” derim. Eğer işe bir saat geç gelirseniz, tümünüzün gündeliğinden bir saat keserim!
Isparta'da tanıştığım halıcı Ali Can anlattı. Amerika'ya sattığı -bildiğimiz- at arabalarını. Jim Rowe adında bir müşterisi Isparta'ya gelince Ali, "Gel seni bizim köye, Argıthan'a götüreyim, ne yapacaksın deniz kıyılarını, köyleri gör, köyleri!'' demiş. Akşehir'e vardıklarında, oradaki at arabaları dikkatini çekmiş Jim'in:
Ali, bana bunlardan bulabilir misin, diye sormuş.
Ne yapacaksın at arabasını deyince. "Ooo" demiş Jim, "çok önemli, ne otur bul bana onları." Sonunda Ali, Amerika'ya on tane at arabasını -atlar yok tabii- satmış. Ülkeye döviz kazandırmış! At arabasının tanesi 350 dolardan gitmiş...
Genel-İş’in Ören toplantıları ile ilgili ilkyazım, kimilerini öfkelendirdi. Yazının sonunda "Dev-Yol, Dev-Sol, PKK, Kurtuluş, Emeğin Bayrağı, bu gruplarda cirit atmakta mı? DİSK adlı çocuk, oyun çağında ya, her oyuna gelmese!.." demiştim; bu, "DİSK ’i cumhuriyet savcılarına ihbar etme" anlamına gelirmiş. Bir "Hadi canım sen de!" diyecektim; Genel-İş Başkanı İ.E. Önal, "DİSK”in sözünü ettiğiniz gruplaşmalarla, bunların görüş ve düşünceleriyle hiçbir ilgi ve ilişkisi bulunmamaktadır" dedi; bunu belirteyim.
Genel-İş’in İzmir Bölge Temsilcisi İzmir Şubesi Sekreteri İhsan Meral, uyanık bir işçi, birsendikacı. Ören toplantılarına değinerek özetle şöyle dedi:
1980’den önce eğitim çalışmaları yönetici, temsilci düzeyinde yapıldı. Buralara sadece kendileri gittiler. Ben şimdi sekreterim. Çağırıyorlar: "Başkanlar, yöneticiler, sekreterler gelsin!” diyorlar, gidiyoruz. Fakat, bizim yanımızda eşlerimiz yok, çocuklarımız yok. Salt biz gidiyoruz bu eğitime. Ben diyorum ki, eğer bir seçim yapacaksak, bu eğitimde kesinlikle tüm yöneticilerle birlikte eşler de bulunmalıdır. Hatta, getirilebilirse, çocuklar da birlikte eğitime girmelidir. Orada eğitim verilirken hanımlar denize girmemelidir. Çocuklar oyun salonlarına dolmamalıdır. Çok acı bir şey. İyi bir eğitim verilmiş olsaydı, işçi kendi yöneticisine de sahip çıkacaktı. İşçilerin, üyelerin belli siyasal görüşleri olabilir, ama önce işçi olduklarını unutmamaları gerekir. Biz işçiyiz, biz ezilen bir sınıfız...
29 Ağustos 1993, Cumhuriyet