TÜYAP’ın İzmir I. Kitap Şenliği’nden en güzel anım, okurlarla, dostlarla bir arada bulunmak oldu. Göremediğim dostlarımı aradım.
Kitap Şenliği’nde bir olay da olmuş, sonradan Sevgi Özel'den öğrendim. İzmirli kitapçılardan bir grup. Fuar’ın Lozan kapısına gelip, kitap şenliğini protesto etmek istemişler. Bağrışıyorlarmış:
Buraya kitap fuarı açtınız, biz kitap satamıyoruz; gidin buradan diye.
Olayı duyan Deniz Kavukçuoğlu, yanlarına gelmiş:
Ne bağırıyorsunuz arkadaşlar, dışarıda kalmayın, içeri girin. Bizim toplantı salonumuz var; orada konuşun, portestonuzu orada yapın. Tartışın, biz de yararlanalım! Hem, gelecek yıl, size de stand verelim, orada isteyen kitaplarını satsın!
Birbirlerine bakmışlar, böyle bir davranışa çok şaşırmışlar. İçeri salona girmişler. Konuşmalarını yapmışlar. Deniz Kavukçuoğlu anlattı durumu:
Tabii, ben içeri çağırdım, içeride yaptılar toplantılarını. Sonra dost olduk, ahbaplık ettik kendileriyle. Sonra “Kendinizi tanıtmak, duyurmak istiyorsanız, size stand verelim içeride" dedim, teşekkür etti bir kısmı, gittiler... (Deniz Kavukçuoğlu, tatlılıkla çözmüştü sorunu.)
TÜYAP, I. İzmir Kitap Şenliği’ne omuz veren TÜYAP’çılar; Bülent Ünal, Deniz Kavukçuoğlu, Neşe Tuncay, Ümit İyem, Sunay Girgin, Kadir Şener; yüz bini aşkın kitapseverin, şenliği gezmesinde payları olan kişilerdi. TÜYAP, ne denli desteklense azdır.
Okurlar arasında olmak, nasıl mutluluk veriyor anlatamam. Bir okur, Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin yerine geldi, kitapların ederine bakıyor. Çoğu da el yakıyor! Bir kitabıma el attı, baktı:
Bu kaç lira? Satış bölümünde çalışanlardan Şükran Pakkan:
İndirimli dört yüz bin lira yanıtını verdi. Genç:
O kadar param yok dedi, ayrılıyordu. Araya girdim:
Sizin ne kadar paranız var? Ceplerini karıştırdı:
250 bin lira param var!
Tamam, imzalayayım! öyle sevindi ki...
Benim pek fotoğrafım filan çıkmaz; çoğu okur tanımaz. Neden ilgiyle okuduklarını söylerler, onu da anlamış değilim!
İzmir'de eski dostlarım, kitap şenliği nedeniyle gelmişlerdi. Torbalı'dan Ahmet Öğüt, “Ankara Notları"nda çok adı geçti, görünce nasıl sevindim. Şöyle ayaküstü konuştuk. Ayrılacağım gün, Ertan Ünver, kitabını imzalamaya geldi, Ümit Yayıncılık'ta kitap imzalıyordu. Güralp Basım’la onu da gördük.
İzmir'de geçenlerde babası ölen Tülay Cengiz ile eşi savunman Metin Cengiz, kızları Eylem Gökçe ile oğulları Oğulcan çıkageldiler. Oğulcan'ın adını Aziz Nesin vermiş. Eylem Gökçe'ye sürekli mektuplar yazardı Aziz Nesin, Aziz, çocukla çocuktu. Böyle birini bir daha görmedim. O öldükten sonra ufkum daraldı.
Bir huyum, dostlara yeni dostlar tanıştırmaktır. İnsanlar, telefon defterlerine bir ad daha eklemelidirler, böyle düşünürüm. Bir gün Vedat Türkali, İstanbul'da:
Sen, İstanbul'u bilmezsin, köylüsün demişti; haydi, sana İstanbul'u gezdireyim!
Olur, gezdir, dedim. Otobüse bindik, Taksim’den Rumeli yakasına doğru gidiyoruz. Bebek yakınlarında indik. Orada biraz yürüyeceğiz. Yürürken, karşıdan ak saçlı, koltuğunda gazeteler olan bir adam geliyor. Türkali'ye:
Ben şu gelen adamla konuşmak istiyorum, dedim.
Tanıyor musun?
Yoo, tanımıyorum! Tanımak şart mı?
Yav, sen deli misin? İnsan tanımadığı adamla konuşur mu?
Niye konuşmasın? Bak, adam kaç yıl görmüş, geçirmiş. Seksen yılda kimbilir neler yaşamıştır?
Ben gitmem, dedi, sen git ne halin varsa, gör!
O kaldı, ben adama doğru yürümeye başladım. Yanına yaklaşınca, selam verdim:
Günaydın efendim, dedim.
Günaydın!
Affedersiniz, sizi tanımak istedim, benim adım
Mustafa Ekmekçi!
Aaa, çok memnun oldum. Biraz önce yazınızı okudum! Nasılsınız efendim, dedi, kendini tanıttı. Geriye baktım. Vedat Türkali, nasıl tersleneceğimi görmek için bekliyordu. Baktı, öyle olmuyor, bize doğru o da gelmeye başladı:
Efendim, arkadaşım da Vedat Türkali!
Aaa, O'nun da kitaplarını okudum!
Az sonra el sıkışıp ayrıldık. Vedat Türkali, şansımın yaver gittiğini düşünmekteydi sanıyorum.
Ankara'da Cumhuriyet bürosundaki odam da öyledir; kimseyle, sırayla görüşmem. Herkes, bir aradadır. Gizli bir görüşme olacaksa, ötekilerden özür diler, onu ayrıca odaya çağırırım. Böylece gelenler, birbirleriyle tanışırlar, öbür odalarda işim varsa, döndüğümde bakarım, oradakiler söyleşiyi koyulaştırmışlar, kaynatmaya başlamışlar bile. Çok kişi:
Ekmekçi'nin orada tanışmıştık, derler.
İnsanları birbirlerine yaklaştırmak gibi güzel şey yoktur kanımca. Barış da dostluk da burada başlar. Cumartesi arkadaşlarımızdan Feridun, durup dururken:
Yav, sen hiç küfretmiyorsun! Nasıl oluyor bu, dedi.
Ben de şaştım. Niye söveceğim ki? İnsanlar sorunları konuşa konuşa çözerler. Sövüşerek dövüşerek silahla değil. Öyle değil mi Apo? Sen ne dersin Grek dostum Niko?
19 Mart 1996, Cumhuriyet