İlhanİlhan’da İmza Günü...

Cumartesi günü İlhanİlhan’da imza günüm vardı: imza gününe giderken neden öyle heyecanlıydım bilmiyorum. Sabah evde, pazar gününün yazısını bitirdim, hazırlandım. Eylül ayında, cumartesi arkadaşlarımızla gittiğimiz Eskişehir’de işletmesini gezdiğimiz Sarar’ın armağanı giysiyi sırtıma geçirdim. Yılmaz Büyükerşen de oradaydı, bana Sararlar’ı anlattı:

Babaları eskicilikle başlamış işe, dedi, işletmenin girişindeki terzi anıtı, onların babalarıdır.

Aylardır giymiyordum. Mevsimlik bir kumaş, ama güzeldi. “Borcum ne kadar” diye sorduğumda yanıt alamıyordum. Bana şapka bulamamışlardı. Süleyman Bey, on tane şapka almıştı. Bir oncağız da giysi almış mıydı; iç cebinde Süleyman Bey’in imzası olan?

Sararlar’a kitaplarımdan gönderecektim, o da gecikti.

İlhanİlhan’a vardığımda, saat 14.07 filandı. Ben 14.00’te imzaya başlayacaktım. Cumartesi arkadaşları tam saatinde gelip gitmişler. Muzaffer:

Gel, benim odada oturalım, okurlar gelince gelir imzalarsın dedi, l-ıh, okurlar olmasa da masada oturmalı, ayrılmamalıydım.

Merdivenlerde herkes kuyruğa girmemişti. İmza günlerim, öyle Aziz Nesin’in, İlhan Selçuk’un, Uğur Mumcu’nun imza günleri gibi kalabalıklarla dolup taşmaz.

Nadir Nadi:

Uğur Mumcu ile birlikte imza atarken bana kompleks geliyor dermiş.

Cumhuriyet’e yeni girdiğim sıralarda, Nadir Nadi, bir ara:

Haydi, seni kaçırayım demişti. Arabasına almış, Yenikapı’ya Kör Agop’a götürmüştü. Masaya koca bir şişe “Yeni Pakı” geldi, mezeler, balık ürünleri, salatalar... Nadir Bey, soruyor çaktırmadan, anladım beni tanımaya çalışıyor. “Ne biçim bir adam aldık” diye.

Yemekten çıktık, Nadir Bey’e Nişantaşı’nda Akademi Kitabevi’nde kitap imzalayacağımı söylemiştim. “Ben seni bırakırım” demişti. Yolda konuşuyor, bu imza günlerine karşı olduğunu söylüyordu; bir ara:

Gitme, dedi. Ne olacak gidip de.

Kitabevi gazeteye ilan verdi. Hadi Olca beni bekliyor!

Şimdi, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşacaksın, kitap imzalarken ne diyeceksin?

Haklıydı Nadir Nadi. İlk kez karşılaştığınız, kitabınızı almaya gelmiş kişiye ne yazacaksınız?

Nişantaşı’na geldik: Nadir Nadi, bana başarılar diledi, dudaklarında hafif bir gülümseme.

Nadir Nadi de imza günlerini sonradan çok sevdi. Kitaplarımızı imzaladıklarımız okurlarımızdı.

İlhanİlhan’da ilk gözüme çarpan çiçekler oldu. Bunları kimi okurlar, dostlar önceden yollamışlardı.

Okurlar, sökün etmeye başladılar, moralim yerine geliyor muydu ne?

Çok kalabalık olmadı, ama seçkin bir okur kitlesi, İlhanİlhan’ın salonunu doldurdu. Bana okurlarla güzel bir söyleşi fırsatı da doğdu böylece.

Yılbaşı yaklaşmıştı ya, kitap alanlar alıp yakınlarına da armağan ediyorlardı. Erzincan’ın Ulalar Belediye Başkanı Paşa Dağ ile Nazire Kıvanç, buna canlı örnektiler. Nazire Kıvanç kitapları önüne yığmış:

Bu yeğenime, bu oğluma, bu öteki oğluma, bu da bana diyordu.

Paşa Dağ da öyle. Okurların en çok beğendikten sırasıyla “Domuzuna Yazılar”, “Eylül Yazıları”, “Çarıklılar”dı. “Tilkiyle Kuyruğu “ ile “Gün Ola Harman Ola” daha sonra geliyordu. Kuzguna yavrusu güzel görünürmüş, birini öbüründen ayıramam.

“Domuzuna Yazılar”ı alanlara soruyordum:

Domuz eti yediniz mi?

Hiç yemedim, bulsam yerim!

Ülkeyi yönetenlerin, ülke insanlarına yaptığı kötülüğü düşünüyorum da, tüylerim diken diken oluyor. Köy Enstitülerini kapatmaları yetmemiş; şeriatçılık yarım kalmasın diye, insanların otla beslenip, ot gibi yaşamalarını, pisi pisine olup gitmelerini becermek için domuz etini de “şeriata aykırı” diye üretmemişler.

Yurttaşları, dışarıdan gelen deli dana etlerine bağımlı kılıyorlar. Utanmıyorlar, sıkılmıyorlar! Kurulmuş olan domuz çiftliklerini kapatmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kendileri ne yerlerse yesinler, insanların yemelerine, içmelerine ne karışıyorlar? Atatürk, İnönü döneminde şeker fabrikalarında domuz üretilirdi...

Çin Elçiliği’nin kokteylinde, İranlı ataşeye, Oralp Basım la birlikte sormuştuk:

İran’da domuz eti bulma olasılığı var mı diye.

Şarküterilerde satılır, yanıtını vermişti.

Türkiye’deki geri kafalılar. İran denli bile değil. Bu yıl 82 yaşına basan Aziz Nesin, şöyle derdi:

Herkes kendini bir bok sanır, bu kendini iki bok sanıyor!

Cüneyt Arcayürek’in pazar günkü yazısını kaçırdıysanız bir okuyun; çarşafa bürünmüş İranlı bayanların Çankaya’da haremlikte nasıl mini eteklerle dolaşıp yemek yediklerini anlatıyordu. Demek, çarşaflar atılıp mini etekler de giyiliyormuş.

İmza gününden mutlu ayrıldım. Okurlarla söyleşi, her şeye değerdi. O gün gelemeyip, imzalı kitap alamayanlar üzülmesinler.

İlhanİlhan Kitabevi’ne başvururlarsa, adlarına imzalı kitaplar yollanabilir. (İlhanİlhan’ın adresi: Bayındır Sokak, 23/6. Yenişehir/Ankara. Tel: 0 312/4331422. faks: 4325686; kitapların ederleri, İlhanİlhan’dan öğrenilebilir).

Walt Disney de böyle yaşardı, ona özendim!

Yarın “Dinozor” günü, okumayı unutmayın!