25-26 nisan günlerinde, Strasbourg’da düzenlenen. “Türkiye'de Aydınlanma Hareketi, Dünü, Bugünü, Sorunları" konulu toplantı çok başarılı geçmiş. Toplantının izlencesinde “Server Tanilli’ye Saygı" denilmekteydi. Tanilli’ye toplantıların nasıl geçtiğini sormak istedim. Özetle şunları söyledi:
- Gayet güzel başladı, gayet güzel gelişti. Kulaklarını çınlattık. Çok doluydu program. Ancak bugün serbest kalmış durumdayım. Şu anda da Bülent Tanör 'le Şirin Tekeli 'yi havaalanına götüreceğim. Ben de sana telefon açacaktım, ama sen benden önce davranmışsın. O denli yoğundu ki program, ben işin gelişmesini, Cumhuriyete yansıtamadım. Onu cuma günkü yazımda özetleyeceğim. İlgin için sonsuz teşekkürler. İlgi yalnız bana değildir, akladır, aydınlanmayadır, bütün güzellikleredir. Yanaklarından öpüyorum...
Strasbourg'daki toplantılarda okunan bildiriler, tartışmalar, ayrıca bir yapıtta toplanarak yayımlanacak. Toplantıya bildiri sunan İlhan Selçuk'un elimde olan bildirisinden kimi bölümleri vermek istiyorum. İlhan Selçuk'un bildiri konusu: “Aydınlanmanın Ürünü Yeni İnsan "di. Bildirileri İrene Melikoff’la, ilk günü sunuldu. İlhan Selçuk, bildirisine şöyle başlıyordu:
2000'e erişmek için önümüzde birkaç yıl kaldı. Yaşadığımız yüzyılın sonu, 2. binyılın bitimi, 3. binyılın: başlangıcıdır. Bu gizemli rakamlar, geçmiş ve geleceğe dönük çeşitli düşüncelerin çekimini yaratıyor.
Geleceği görebilmek için geçmişi anlamak gerekir; bu alanda başvuracağımız öğretmen tarihtir.
Öğretmenimiz bize iki devrimden söz açıyor.
Birincisi, tarım devrimidir, göçer insanın yerleşik düzene geçmesi uygarlığın kapısını açtı.
İnsanlığın yaşadığı ikinci devrim, sanayileşme aşamasıyla vurgulanıyor.
İlhan Selçuk, sekiz sayfa tutan bildirisinin bir yerinde “aydınlanma" olayına geçerek “Batı 'da Aydınlanma Çağı’nın insanı her şeyi aklın mahkemesinde yargılayan bir yeni kimlik kazandı" dedikten sonra “İnsanlık aydınlandı mı" sorusuna karşılık arıyor. Şöyle diyor:
Batı'da ‘Aydınlanma Çağı' artık tarih mi olmuştur? Immanuel Kant’ın (1724-1804) 1784'te sorduğu soruya bugün de gereksinme yok mudur? Kant,’ ‘Şimdi aydınlanmış, aydınlık bir dönemde mi yaşıyoruz' sorusuna, 'Hayır, aydınlanmakta olan bir dönemde yaşıyoruz’ yanıtını vermişti.
Bugün de aynı yanıt geçerlidir. ‘Aydınlık’ dönemde değil, 'aydınlanma' dönemi içindeyiz. Bu yanıt;’ Avrupa, Amerika için de geçerlidir. Çünkü çağımızda ‘yeni insan' yalnız kendi ülkesinden değil, bütün dünyadan sorumludur. İnsanlık bir bütündür. Tümüyle insanlığı düşünerek şunu söyleyebiliriz: ‘Sanayileşme, uluslaşma, laiklik, demokrasi, insan hakları’ gibi kavramları özümsemiş 'yeni insan’ ancak eski insana oranla aydınlanmıştır; ama tam bir aydınlıktan söz edemeyiz.
Batı'da ‘yeni insan’ uzun bir süreçte oluştu. Bu oluşumun altyapısında sanayileşme var, fabrika gürültüleri var, kilise öğretisiyle savaşım var, deneysel bilimin üretilmesi var.
Türkiye, cumhuriyet rejimini 1923’te benimseyerek padişahlığı kaldırdı; 1925'te saat ve takvim uluslararası kurallara göre düzenlendi; eski takvime göre 1341 yılında yaşayan Türkiye 1925'e atladı. Ara da 584 yıl var.
Gutenberg Johannes (d: 14. yüzyılın son on yılı içinde, ö: 3 Şubat 1468 ?) matbaasında ilk kitap yuvarlak sayıyla 1450’de, yani 15. yüzyılın tam ortasında basıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nda İbrahim Müteferrika (1670-1745) ilk matbaayı kurduğu zaman takvim 1729’u gösteriyordu. Bu ikisi arasında 279 yıl var. Avrupa din felsefesinin ağır bastığı medrese öğretiminden, aklın egemenliğine dayanan bilimsel öğretime 15. yüzyılda yöneldi. Türkiye, medrese öğretimini, 20. yüzyılda cumhuriyeti ilan edene değin yapısında taşımıştır.
Avrupa ile Türkiye tarihte bugün iç içe olmakla birlikte, iki ayrı zamanı bir zamanda yaşamış iki coğrafyadır.
Gerçekte bu insanlığın yazgısıdır. Ayrı zamanlan bir zamanda yaşamak, Batı'daki sanayi devriminden sonra yeryüzünde daha çarpıcı bir çelişkiye dönüştü. Göçerler zamanında dünyanın her yanındaki yaşam birdi. Tarım devriminden sonra oluşan yerleşim birimleri, uygarlığın beşiklerini oluşturdular; göçerler 'barbar' sayıldılar.
Sanayi devrimiyle yeni bir çelişki belirdi. Endüstri- düzeninden uzak yaşayanlar, geri kalmış sayıldılar. Geri kalmış olanlar aşağı görüldüler. Sömürgecilik ve emperyalizmi meşrulaştırmak isteyen uygarlar, bu farkı bir gerekçe olarak kullandılar.
İki ayrı zamanı bir zamanda yaşayan toplumlar arasında, gelişmiş olanın geri kalmış olana bakışı, hiçbir zaman uygarca ve insanca olamadı...
(Perşembe günü, İlhan Selçuk'un “Anadolu’da yeni insan” konusunu nasıl işlediğine değineceğim...)