Hinthorozuyla Söyleşi...(1)

Yarın İsmet Paşa'nın 22. ölüm yıldönümü. İnönü Vakfı, Paşayı anma toplantılarında, seçim hayhuyuna denk geldiğinden değişiklikler yaptı. Anma toplantısını öne, 19 Aralık Salı gününe aldı. O gün, İnönü Vakfı'nda, CHP’nin eski Kars Milletvekili Turgut Göle, İsmet Paşa'yı anlattı... Göle’nin 1954-1960 arasında tuttuğu notlar ilginçti. İnönü Vakfı’nda ayrıca, İsmet Paşa'nın resimleri bulunan pullar, madalyaları, çeşitli savaş anılarına ilişkin belgeler konuklara gösterildi. Bir ara, Erdal Bey'le karşılaşınca sordum:
-Erdal Bey, uzun zamandır bir araya gelip bir yemek yemedik. Ne zaman buluşacağız?
-Ne zaman isterseniz buluşuruz. Örneğin yarın olabilir mi? Ama dur bakayım, yarın nasıl, diye gitti. Döndü: “Perşembe günü nasıl? Perşembe öğleyin R.V.’de!..'
-Tamam, ben hazırım. Yemek benden mi, sizden mi?
-Benden, benden! (gülüştük)
Perşembe öğleyin saat 12.30'da Kavaklıdere'de İlbank Evleri'ndeki RV’de hazırdım. Benden iki dakika sonra Erdal Bey geldi. Yerimiz ayrılmıştı, önce birer borç çorbası, hamsi ızgara, şarap istedik. Söyleşmeye başladık. Kafamı kurcalayan sorular vardı. Erdal Bey, artık eski hinthorozu değil miydi? Aday olmamıştı. Yazdığı kitap ne zaman bitecekti? Neleri işlemişti? Gündemde basın özgürlüğü vardı. Önce, ben İsmet Paşa’yla ilgili birkaç anımı anlattım. Erdal Bey, şöyle dedi.
-Kitapta, basının haber alma, haber verme işleri, bunun yürütülmesi üzerinde düşüncemi söyledim. Düşünce ve basın özgürlüğü demokrasinin bir dayanağı. Siyasi partiler de basın özgürlüğünü korumak için en büyük çabayı göstermek durumunda. Ama, başka bit tarafı da var işin; basının görevini yaparken olayları değiştirmemesi, farkında olmadan bir siyasal süreci engellememesi de şart. Bunları böyle söyleyince, hemen demokrasiye uymayan bir fikir söyleniyor gibi tepki çıkabilir. Mesele o değil, mesele daha derin bir mesele. Ben temel bilimlerden geldiğim için orda böyle mesele var...
-Anlamadım!
-Yani, temel bilimlerde böyle bir mesele var; bir olayı incelemek, ister istemez o olayı değiştirmek sonucunu veriyor. Ve bunda da kimse alınmıyor, söyledim ya işin yapısından geliyor. Çünkü olay; gözlemek demek olay ile iletişim kurmak demek. Bu da ister istemez olayı biraz değiştiriyor. Tabii bunun çok değiştirilmiş olanları var, çok az değiştirilmiş olanları var.
(Ben çorbaya pul biber istedim. Erdal Bey, kekik koydu.)
Neyse, yani bu kadarını söylemiş olayım, kitabı okuyunca göreceksin, onu da anlatıyorum orada. İşte kapalı toplantılar hakkında bir şey vermemek; ben de siyasette olduğum sürede, kapalı toplantılar hakkında bilgi vermemeye çalıştım. Tabii, basın haber almaya çalışıyor, ona bir şey demiyorum; fakat bunu yaparken o toplantının amacını basınımızın fark etmesi gerekir
-İsmet Paşa, parti meclisi toplantılarında bir konunun basına yansımasını isterse, öyle dermiş: Keşke basın burada olsaydı da bu sözlerimi dinleseydi!
-Bu ne demek biliyor musunuz? 'Aman bunu gazetecilere söyleyin’ anlamında…
-O başka... Bir de, “Bunu sakın evde eşinize bile söylemeyin" bu da ‘basın duymasın' demek…
-O başka tabii, evet neyse, işte ben 'olaylar ve düşünceler’ diye yayımlayacağım. Bunlar kitapta çıkacak… Göreceksiniz, daha geniş bir çerçeve içinde ele aldım, sadece son dönem, içinde bulunduğum dönem değil; çocukluğumdan başlayarak anlatıyorum.
-Nereye değin geliyor?
-Şuraya geliyor meselesi değil, biraz eskiden, biraz bugünden, birbirine karıştırarak elli yıllık bir zaman perspektifi içinde ele alıyorum. Fakat yakın dönemleri de anlatacağım. Üniversitedeki hayatım, UNESCO'da çalışmalar, çeşitli kurumlardaki çalışmalarım ve siyasetteki gayretlerim, bunların birbiriyle, geçmişle ilişkileri, onları yavaş yavaş anlatmaya çalışacağım.
-Tabii, siyasal yaşamınızda övgüler eleştiriler aldınız, “Niye girmiyor bu işin içine? Neden kenarda kalıyor? Onun yüzünden oy yitiriyoruz" diyenler var. Sizden çok şey bekleyenler de var.
-Biraz ona da değiniyorum. Ben siyasete nasıl girdim? Kitapta öyle bir bölüm var. Nasıl siyasete girdim?" diye. Ve benden beklenen neydi? Onu da biraz söylüyorum. Tabii, siyaset içinde yaşadıkça yeni sorunlar çıkıyor.
-En azından bu kitap siyaseti bırakışınızın boşa gitmediğini gösteriyor, siz Halkçı Parti ile SODEP’i birleştirdiniz. Bir SHP çıktı size hâlâ bir görev düşmüyor mu?
-Bunu ben kitapta söylüyorum, ben siyasete çağırdıklarında, benden beklenen bir şey vardı diyorum; bu da sosyal demokratları birleştirmek. Şimdi, o ne demekti? Onu anımsatmakta yarar var. O zaman sosyal demokratlar kimlerdi? Halkçı Parti kurulmaktaydı, Ecevit, "Bugün yeni bir parti kurulmaz, askerler iktidarda durdukça, yeni bir sosyal demokrat parti kurmak faydasızdır" görüşündeydi, uzak duruyordu. Buna karşılık kapatılmış CHP'nin hemen bütün elemanları dağınık bir vazıyette bekliyorlardı, bir parti kurulsun diye. Dolayısıyla benden beklenen bu dağınıklığı ortadan kaldırmaktı. Ve yalnız ben değil, bütün arkadaşların gayretiyle biz bunu yaptık. Yani o zamanki kapatılmış CHP’nin dağılmış adamlarının bir kısmı Halkçı Parti de buluşmuşlardı. Sonra SODEP'te bir araya geldiler. Daha sonra da ikisini bir araya getiren SHP kuruldu. Bütün bu süreç esnasında DSP, başlangıçta yoktu Sonradan ortaya çıktı, ama hep uzakta kaldı. Ve demek istiyorum ki bana ‘birleştirin’ diye parti büyüklerinin verdikleri görevde, DSP zaten yoktu. Kapatılmış CHP'nin dağınık elemanları söz konusuydu. İşte onlar da bir araya geldi...