Hadim’e inince, Erdal Bey daha konuşmasına başlamadan, yanına varıp izin istedim:
Erdal Bey, burası benim doğup büyüdüğüm yer. İzin verirseniz eve gidip ablamı, eniştemi görmek istiyorum!
Tabii tabii, dedi Erdal Bey, siz gidin, daha buradayız, görüşürüz.
Doğruca evin yolunu tuttum; yanlış yollardan mı girmişim, değişmiş mı anlayamadım. Kendimi ilçenin aşağılarında buldum. Bir de doğduğum yerde yitmesem! Hadim, ufacık yer; Şırnak’tan bir ayrımı yok! Yoksulluk dizboyu.
Üst yola, caddeye çıktım; buradan evin yolunu kolay bulabilirim artık. Çocukluğumda, gençliğimde buralardan az mı geçtim? İşte, şurada Jandarma Yüzbaşısı Sait Bey'in evi vardı, yüzbaşının bir de kızı, kirada otururlardı. Çok küçüktüm; evdeki tek konu, kızın bana kaçırılmasıydı. Merakla konuşulanları dinlerdim Babamla ağabeyim kendi aralarında konuşuyorlar, ben dinliyorum. Babam:
Kızı bu sabaha karşı kaçırabiliriz, yalnız Mustafa’nın zamanında uyanması gerek. En iyisi Mustafa benim ayak ucuma yatsın, ben erken uyanırım. Ayağımla Mustafa’nın başına bir tekme vururum, o da uyanır, kalkar kalkmaz da gider kızı kaçırırız!
Ben, böyle gözlerimi dikmiş bakıyorum; ablam da küçük, o da uykulu gözlerle olup bitenleri dinliyor. Bir tek anam, beni uyarıyor:
Şapşal oğlum, diyor, kızın kaçırılacağı filan yok, git yat!
l-ıhh! olmaz, ben babamın ayakucuna yatacağım!
Etme, eyleme oğlum, bunlar seni kandırıyorlar!
O gece babamın ayak ucunda yatıyorum! Sabahleyin, babam:
Hay Allah, kalkamadım! Bu gece kalkarım, diyor...
Anamın uyarılarına karşın ben o gece de babamın ayakucuna kıvrılıp yatıyorum! Günler aylar geçiyor. Yüzbaşı Sait Bey'in kızı bir türlü kaçırılamıyor!
Eve yaklaşınca Emin amcamın oğlu İsmet’i damda gördüm; Zıddık (aslında adı Sıdıka) halamın kızı Meryem ablayı görüyorum. Meryem abla:
Eleee, geli miverdin? İyi olmuş, iyi, ablan çok sevinecek!
Ablam, onun adı da Meryem, evdeydi, kucaklaştık; onun yarası vardı, kısa süre önce oğlu ölmüştü; yeğenim Mustafa, acısını daha unutmamıştı. Baba ocağı ıssız; evler, odalar bomboş. Odalara biz "ev" derdik. Ama anam, babam ölmemişler de yaşıyorlarmış gibi. Duvarda babamın fotoğrafı var, o halini çok iyi anımsıyorum; ayağında külot pantolon, ekmekleri çıkarmış, fotoğraf çektirmiş işte. Fırının önünde çekilmiş olmalı resim. Babam sevgisini içinde saklardı Anam yakınırdı sık sık;
Şu çocuktan bir gün kucağına alıp sevdin mi?
Babam, "Sen öyle belle!" der gibi ters ters bakardı.
İlçeye kamyonlar yeni mi gelmeye başlamıştı? Dört-beş yaşına gelince kamyonların arkasından asılırdık, bayılırdık bir süre böyle ayaklarımız yerden kesilmiş biçimde gitmeye. Kamyon hızlanınca ellerimiz yorulur, bırakırdık; o zaman yüzüstü yerlere yuvarlanırdık. Yüzümüzün, gözümüzün kanadığı olurdu. Bir gün bu durumu babam görmüş, arkama düşmüş. Benim haberim yok. Ben yerlere yuvarlanınca kulağımdan yapıştığını anladım, iyi bir dayak yedim! Babam, hırsım alamamış, dikenli kızılcıkların içine atmıştı. Sırtıma, bacaklarıma dikenler battı, çöğürlerin içinden çıkamıyordum! Çocukluğumun en etkili eğitim aracı dayaktı!
Anam hiç dövmez, bizleri savunur dururdu. Küçük kız kardeşim Nazmiye, çok severdi Okuldan, Konya’dan dinlenceye geldiğimde tavuğun başında bekler, benim için taze yumurta getirirdi minicik avucu içinde..
Anam, cennetlik komşuları ile otururdu evin damında. “Eğisteli Karı” en iyi arkadaşıydı. Biz ona "Eğisteli Ebe" derdik. Hep ölümden konuşurlardı, korkardım. Anam:
Ben öldüğümde mezarımı (gömütümü) çimenlerle bezesinler; her yer yemyeşil olsun, yoksa yatmam! derdi. Ben lafa karışırdım.
Ana, ben ölmek istemiyorum! O zaman yanlarında bir çocuk olduğunun ayırdına varırlardı, Anam, kucaklar:
Elbet kuzum, sen ölmeyeceksin, ölür müsün hiç? Benim Kara Mustafam, kömür çuvalım, ölmez!
Ölmeyeceğime inanırdım. Buraya gelmişken birde gömütlerine gitsem; o fırsat da çıktı: Hinthorozu Erdal Bey, "Hadımİ" türbesine gidiyordu. Önce babamın gömütüne uğradım, onu gömütlük duvarından selamladım. Anamın gömülü, azıcık uzaktaydı. Babamın gömüttaşında, "Hocalar-Katipoğlu Mehmet Ekmekçi, D: 1892, Ö: 1950” yazıyordu. Anamın gömüttaşındaysa, yalnız "Fatma Ekmekçi, 1900-1953" yazısı vardı. Anamın gömütü önünde oturdum, taşlarına yüzümü gözümü sürdüm. Bağırıyordum, sesim çıkmıyordu! Ağlıyordum, gözlerimden yaş gelmiyordu! Baktım, anamın gömütü nasıl da ufacık; kendisi de ufacık tefecikti. Ben havalara kaldırır, hoplatırdım:
Deli oğlan, dur düşüreceksin!
Bir süre, gözlerim ıslak, anılarla yaşadım...
Hinthorozu Erdal Bey'in izlencesi yoğundu; açılış törenleri, temel atmalar, ardından Aladağ çağlayanına gidiş. Çağlayan, otuz kilometre uzaklıkta; ben Konya Valiliği’nin bir arabasıyla arkadan gidip yetiştim. Saat 15.30'da, uçartaşırımız (helikopter) havalanacaktı. Bir arkadaşın, çağlayanın gözünü, çıktığı yeri görmek istemesi yüzünden dönüşte geciktik. Erdal Bey, uçartaşırda tam 27 dakika beklemiş:
Ekmekçi'yi bırakamayız, almadan gitmem! demiş.
Uzaktan bir kasketli koşarak geliyormuş:
Efendim, Ekmekçi geliyor! Hay Allah benzettik! Erdal Bey:
Benzeyeni götüremeyiz! Ekmekçi'yi bekleyeceğiz!
Belediye Başkanı Mürsel Ayrancı, üzgünmüş:
Sayın Genel Başkanım, onun burada ablası var, onu konuk ederler: ben arabamı ona verir. Ankara'ya gönderirim.
Olmaz, demiş Hinthorozu, bırakamayız!
27 dakika gecikmeyle uçartaşıra geldik; gelir gelmez, şöyle dedim:
Erdal Bey'in yolda bırakmayacağını biliyordum. İsmet Paşa da yolda bırakmazdı adamı!
4 Ekim 1992, Cumhuriyet