Halit Çelenk'in Anlattıkları... (1)

Savunman Halit Çelenk, 6 mayıs perşembe günü -Deniz Gezmişlerin asıldığı günün 21. Yıl dönümünde- Kimya Mühendisleri Odası salonunda. "Ölüm cezası ve Türkiye" konulu bir konuşma yaptı. Minicik bir salondu, kalabalık da yoktu öyle. Ancak, dinleyenler soluklarını kesmişlerdi. Sinek uçsa duyulurdu.
Ben, Deniz Gezmişler asıldığı gece, sokağa çıkamadım , Birkaç gün öncesinden, o zaman geçici olarak çalıştığım "Yankı” dergisine gelen bir sivil görevli, yazı yazdığım sırada, omuzumdan eğilerek kulağıma:
Mustafa Bey, sokağa çıkma kartınızı verin! dedi.
Çevreme baktım, bütün arkadaşlar, bir masanın çevresinde yazılarım yazıyorlardı. Olup bitenin kimse ayırdında değildi. Cebimden gece sokağa çıkma kartımı çıkarıp görevliye verdim. Denizler, birkaç gün sonra asılacaklardı. Onları kaçıracağı mı düşünmüşlerdi, kim biliri? O gece evden çıkamadım ama, Halit Çelenk’e durumu anlattım. Kendisini almaya geldiklerinde, haber vermesini rica ettim. Yabancı basından tanıdığım gazeteciler, benden haber soracaklardı. Onları bilgilendirmeliydim.
Kimya Mühendisleri Odası’nın minik salonunda. Halit Bey konuşuyordu. Bir yandan geçmiş yılları yaşıyor, bir yandan dinliyordum. Halit Bey, sözlerinin sonunda bir yerde özetle şöyle diyordu:
Şimdi, bitirmeden önce, şöyle bir şey söyleyeyim; Bütün bu baskılara, olumsuzluklara, adaletsizliklere karşı, gerçekte kimlik sahibi, birikimi olan, yürekli, dürüst, çok değerli insanlar yetişmiştir, hem dünyada, hem Türkiye'de. Bütün bu baskılara kafa tutmuştur. Bunlar karşısında eğilmemiştir. Aklıma Muammer (Aksoy) Hoca'nın bir sözü geldi; bel fıtığı olan Muammer Hoca -nur içinde yatsın- geldi bir gün dedi ki;
Bana doktor dedi ki. "Aman hoca eğilme!"
Muammer Hoca, esprili bir insandı. Türk Hukuk Kurumu'nda o başkandı, ben ikinci başkandım, söyleşirdik;
Artık Halit Bey, ben diyorum ki; "Başını eğ, belini eğme!" (kahkahalar) Oysa hoca, başını eğmeme konusunda. son derece kararlı ve dürüst bir insandı. Şaka tabii. "Artık başını eğ, belini eğme!" derdi. Örneğin, Şeyh Bedreddin’i anımsıyorum. Şeyh Bedreddin, Nazım'ın kitaplarında okuduk. Benim bir yerde okuduğuma göre. Şeyh Bedreddin’i asacaklar. Cellat geliyor, ipi getiriyor, takacak boynuna;
Dur? diyor. Belinden deve yününden örülmüş, bir ip çıkarıyor; hazırlamış kendisi. "Beni bununla as!" diyor. "Bu benim emeğimin ürünü. Ben senin ipinle asılmak istemem!" diyor, deve yününden örülmüş o iple Bedreddin’i asıyorlar. Yani adam o kadar hazır ki yaşamını vermeye. Çok ilginç şeyler bunlar arkadaşlar, çok zor şeyler. Bazı insanlar, şu kadarcık şey için eğiliyorlar. Şu kadar bir çıkar, bu kadar bir mevki için eğilen insanlarla dolu bir çevre.
Halit Çelenk sürdürüyor konuşmasını;
Denizlere getireceğim yine sözü, düşünebiliyor musunuz, -Özgür Gündem'de vardı, bana söylediği sözleri naklediliyor- Merkep Cezaevi’nin ön küçük avlusu, avlu bu salon kadar, bundan biraz daha büyük: Kapının girişinde sehpa hazırlanmış, şurada bir karakavak, şurada bir pencere, gardiyanın odası; Deniz karşıda oturuyor ve sehpayı görüyor, öyle bir düzenlemişler ki, biri birini seyrediyor. Yani, Deniz asılırken Yusuf Deniz'i seyrediyor, Yusuf asılırken Hüseyin Yusuf u seyrediyor. Pencereden görülüyor, ben de o penceredeyim. Büyük bir pencere, başgardiyanın penceresi. Avluyu görüyor. Ve , seslerini duyuyor. Şimdi, çocuk kalkıyor, bir defa, kendisi sandalyesini tekmelemek için çalışıyor. Yani, "Ben korkmuyorum! " diyor. Ve o sehpanın altında, o gecenin karanlığında, bütün orası hep resmi elbiseli insanlarla dolu. Beş sivil vardı o akşam; ben, Mükerrem Erdoğan, doktor, savcı, imam. Bizim dışımızda sivil yoktu...
Halit Çelenk’in konuşmasını, "Ankara Notları”nın sütunlarına sığdırmak olanaksız, ancak minicik salonda yapılan konuşmanın ilginç yanlarını on binlere, yüz binlere duyurmak istedim. Amacım bu...
Halit Çelenk, konuşmasına, "Bu ülkenin insanları yaklaşık 150 yıldan beri demokrasi savaşımı veriyor" diye başlıyor, şöyle sürdürüyordu;
1839'da Mustafa Reşit Paşa, yani Koca Reşit Paşa, halka birtakım haklar tanıyan ve padişahın bazı yetkilerini sınırlayan bir fermanı okumak için Gülhane'ye gelmişti. Ve o tarihte, Koca Reşit Paşa -ki eski deyişiyle sadrazam, şimdi başbakan diyoruz- evinden çıkarken hanımıyla helalleşmişti:
Ben şimdi gidiyorum ama, belki dönmeyebilirim (!) anlamında bir helalleşme. Çünkü, padişahın yetkileri kısıtlanacaktı. Gerçi padişah buna, "evet" dernek zorundaydı, zorunda kalmıştı o günkü koşullarda ama, daha sonra sultanın ne diyeceği ve ne yapacağı belli olmazdı. Böyle başlarken konuşmaya ve Koca Reşit Paşa'nın bu tavrını anlatırken, yani Türkiye'de insan hakları ve demokrasi mücadelesinin bu kadar yıldan beri devam ettiğini, ama bir hayli zor koşullarda devam ettiğini anlatmak İçin bu örneği vermek istedim...
Halit Çelenk'in konuşmasını okudukça göreceksiniz ki Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın asılmaları bir cinayetti. Bu cinayette, Meclis'te onay için el kaldıranların da büyük sorumlulukları vardı.
Oy verenler, Çankaya'da olursalar da bunun karabasanından kurtulamazlardı.
Deniz Gezmişlere, ölüm cezasını veren mahkemenin başkanı Ali Elverdi, emekli olduktan sonra, politikaya girdi. Dolaştığı yerlerde, "Deniz Gezmişleri ben astırdım, bana oy verin " diye diye AP'den milletvekili oldu!