Halit Çelenk'in Anlattıkları...

Prof. Necla Araf’la birlikte, "İnsan Hakları" konulu açıkoturuma başlamadan önce, Halit Çelenk’in, Kartal Rıhtım Parkı’nda, imza günü vardı. Kitaplarım, "Gün Ola Harman Ola", "Uyanın Heeyyy", bir de "Kılçıklı Balıklar" tükendiğinden, yeni baskıları da yapılmadığından, imza günü yapmıyordum. Belediye Başkan Yardımcısı Celal Ülgen, bir muziplik düşünmüş, bir gün önce yayımlanan "Ayaküstü Konuşmalar..." başlıklı "Ankara Notları"nın çok sayıda fotokopisini yaptırarak getirmişti. Ben de okurlara, o yazımı imzalayacaktım. Böylece, kitap imzalayanların yanında, kendimi çocuksuz kadın gibi duymayacaktım, içimdeki burukluk gitmiş olacaktı!
Hoşuma gitti! Halit Çelenk’e kitaplarını imzalatanlar, bana da yazımı imzalatıyorlardı. Orada öğrendim, İstanbul’da KMP Anadolu TV, adıyla, özel-yerel bir TV kurulmuştu. Kurucusu Asım Beyler adresini yazdı, bu TV'nin telefonu 306 11 11’di. Tutacak mı, tutmayacak mı diye ikircikliydiler. KMP Anadolu TV'nin bayan görevlisi, Halit Çelenk'e sorular soruyor, yanıtlar alıyordu:
Geçen günlerde yapılan Deniz Gezmiş belgeseliyle ilgili düşünceleriniz nelerdir?
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la ilgili belgeseli gördüm. Ben de o belgesel içerisinde konuşmalar yaptım. Bu belgesel, büyük bir gereksinmeye karşılık vermektedir. Ancak, bu belgesel daha yeterli olabilirdi, çünkü devlet arşivlerinde, Deniz Gezmiş olayıyla ilgili birçok belge vardır; sanıyorum ki, belgeseli hazırlayanlar, bu belgelerden yararlanamadılar. İleride bu belgeler ortaya çıktığı ve devletin arşivlerinden yararlanma olanağı bulunduğu zaman, bu belgeselin çok daha geçerli, çok daha yeterli bir hale getirilebileceğine, hatta yeni belgeseller yayınlanabileceğine inanıyorum.
Erdal Öz'ün kitabındaki bir anlatımda, Deniz Gezmiş'in Erdal Öz’den zehir istediği belirtiliyor. Sizce bu açıklama doğru mu?
Bu iddia asılsız, gerçeğe aykırı bir iddiadır!
Peki, doğru değilse, bu konuyu kendi kitabınızda açıkladınız mı?
Önce, şunu söylemek istiyorum; şimdi böyle bir iddia, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in dünya görüşüne ve inançlarına, düşünsel yapılarına aykırı ve ters düşen bir iddiadır. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Türkiye'nin bağımsızlığını kendilerine şiar edinmiş eski deyimiyle; yani bunu kendileri için bir izlenmesi gereken yol olarak kabul etmiş gençlerdi. Ve yaşamlarını verdiler bu amaçla. Yani, Türkiye'nin bağımsızlığı ve Türkiye’de demokratik bir düzenin, insan haklarına dayalı bir düzenin kurulması için 20-22 yaşlarında, kendi yaşamlarını verdiler. Bu kadar inançlıydılar. Bu kadar inançlı olan insanların zehir içerek intihar etmelerini düşünemiyorum. Kaldı ki, gerek dava öncesinde, gerekse dava sırasında, cezaevinde ve mahkemelerde ben her zaman onların yanlarında bulundum. Her zaman görüştüm. Ta infaz gecesi idamlara kadar yanlarındaydım. Benden hiçbir şeylerini saklamıyorlardı. Her şeylerini bana anlatıyorlardı. Eğer böyle bir olay olsaydı, bunu muhakkak bana anlatırlardı. Bu nedenle de böyle bir iddianın doğru olduğuna inanmıyorum. Kaldı ki, bu iddiayı ileri sürenler, tarihler incelendiği zaman, o sıralarda tahliye edilmişlerdi; yani cezaevinde değillerdi. Ayrıca, idam hükmü alan kişiler, cezaevinin belli koğuşlarına kapatılıyorlar, kimseyle görüştürülmüyorlardı avukattan dışında. Onun için herhangi bir kimsenin, onlarla görüşmeleri bu açıdan da mümkün değildi. Bu konuda Muzaffer İlhan Erdost, Yenigündem dergisinde, neden böyle bir iddianın geçersiz olduğunu, tarihlere ve belgelere dayanarak yayımladı. Bu itibarla, buna kesinlikle inanmıyorum, bu iddiayı reddediyorum, isteyenler o dergiyi de okuyabilirler...
Genç bayan TV görevlisi, Halit Çelenk'e başka sorular da sordu; bunların arasında. Halit Çelenk'in yaşamöyküsü, yapıtları, insan hakları üzerine düşünceleri de vardı.
Sayın Çelenk, henüz kurulan İnsan Hakları Bakanlığı yararlı olabilecek mi?
İnsan Hakları Bakanlığı, inancıma göre, yeterli olamayacaktır. Çünkü, bu bir bakanlık olarak görev yapıyor. Yani bir Devlet Bakanlığı'na, insan hakları üzerine, çalışma yapması görevi veriliyor. Aslında insan hakları, toplumda egemen sınıfların temsilcisi olan devlet tarafından ihlal edilir. Yani, dünyanın hiçbir yerinde, devlet insan haklarını korumuyor. Koruması da mümkün değil, çünkü insan haklarını ihlal eden devlettir. Bu, belli bir sınıf anlayışına dayalı, daha doğrusu, belli bir sınıfın çıkarlarını, siyasal planda temsil eden, devlet daima, işkenceleri baskıları yapmaktadır. Onun için insan haklarının ihlalini önleme devletin görevi olamaz. Olsa olsa, insan haklarını dernekler, vakıflar, diğer kuruluşlar yani, halkın içinden çıkan insanlar, insan haklarını savunurlar, özgürlükleri savunurlar; devletin böyle bir şeyi savunması mümkün değil bu, devletin tabiatına, yapısına ters düşmektedir. Bu nedenle, insan haklarını korumasını üstüne alan bakanlığın ciddi ve sonuç verici bir çalışma yapacağına inanmıyorum...
O günkü "İnsan Haklan" konulu açıkoturumda Prof. Necla Araf’tan başka Nevzat Helvacı ile Prof. Aydın Aybay da olacaklardı. Nevzat Helvacı’nın eşi Sevda Helvacı, sayrıydı. Nevzat Bey, o nedenle Ankara'dan pek ayrılamıyordu. Cumhuriyet'te o gün, bir gün önceki “Kentleşme" açıkoturumunun izlencesi, saati yazılmış, Prof. Aydın Aybay belki de o yanlışlık nedeniyle gelmemişti.
Geç vakit, Çamlıbelde'ye haberler geldi; direnişçi işçilerin çatışmaya varan eylemleri dolayısıyla, şenliğin tüm açıkoturumları iptal edilmişti, yapılmayacaktı...