Geçen yıl, CHP'li eski bakanlardan İsmail Hakkı Birler’le bir konuşma yapmıştık Bunlardan biri. “Kim Lider, Kim Değil..." başlığı ile Aralık 1995 sonunda, “Ankara Notları"nda çıktı. Birler, özetle şöyle diyordu:
"... Parti başkanlarına lider demekten vazgeçer, onları genel başkan da değil, parti başkanı olarak görürsek beklentilerimizin sınırını daha doğru çözeriz. ‘Yahu bu koskoca liderler, nasıl bu yanlışları yapıyorlar?' gibi sızlanmalara gerek kalmaz. Çünkü, önceden belli durumu, onun lider (önder) olmadığını biz de biliyoruz. Lider demiyoruz ona zaten. Gerçek liderden beklenen şeyleri, parti başkanından beklemeyiz. Beklemeyince de hüsranımız az olur. İkincisi: Onlar kendilerinin lider değil, parti başkanı olduklarını bilirlerse, idrak ederlerse, her gün öyle yinelenirse lider gibi davranmaktan vazgeçerler, parti başkanı gibi davranırlar.
İnsan yaşamında, sosyal yaşamda, siyasal yaşamda özellikle en sakıncalı şey, kişilerin geldikleri yerin hakkını verebilecek müktesebata (edinilmiş bilgilere) sahip olup olmadığını hiç araştırmadan, ‘O yere geldiğine göre, o yere layıktır. O yerin bütün yetkilerini kullanmalıdır, o yerin bulacağı bütün çözümleri de bulmalıdır bu adam' diye bakıyoruz. Yanlışlık buradan başlıyor, bu basit yanlışlığı düzeltmek gerekir. Bir de ulusça bir huyumuz (hasletimiz) vardır, kurtarıcı ararız hep. Rahmetli İsmet Paşa’nın kırk kez dinlediğim sözünü bilmem anımsar mısın
Paşa ne derdi?
Bütün uluslar, sıkıntılı anlarında, sıkıntıya düştükleri zaman, mutlaka bir kurtarıcı çıkarırlar içlerinden. Bu, bütün uluslar için geçerlidir. Bütün uluslar arasında bu açıdan en velût (doğurgan) -sözcük O'nundur ulus Türk ulusudur. Ama, unutmayın ki, en velût ulus olan Türk ulusu da bir kurtarıcıyı (elinin böyle beş parmağını açarak) beş yüz yılda bir kere ancak çıkarır. O nedenle kurtarıcı beklemeyeceksiniz, kahraman aramayacaksınız. Sorunlarınızı sade vatandaşlar olarak siz çözeceksiniz...
İsmail Hakkı Birler, 'Paşa'nın bu sözünü kırk kez dinlemişimdir' diyordu. Şöyle konuşuyordu:
Ulusça açmazımız burada, siyasette de. Ve tabii TV ekranı çıktı, politikacıların zaten çok mazbut (tutarlı) olmayan ahlakını iyice bozdu. Mikrofonu ağzına dayadı mı, bu ekranda iki saniyecik gözükebilmek için, feda etmeyecekleri hiçbir kutsal değer yoktur. Sonuçları dahil. Bir ay yasa mı çıkarırlar, karar mı alırlar, ilke anlaşmasına mı varırlar; bir ay süreyle en tepeden başlayarak cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, parti başkanı, yazmanı, sayman üyesi, konuşma yasağı uygulasalar, böyle bir karar alsalar, samimiyetle inanıyorum, Türkiye'nin içinde bulunduğu sorunların birçoğu ortadan kalkar. Geriye kalan sorunlar da yavaş yavaş kendiliğinden çözülmeye başlar..."
Erbakan’ın malvarlığının soruşturulmasından. DSP'nin korumasıyla kurtarması üzerine, Cumhuriyet okurlarından biri. Kadri Ergin telefon etti:
Mustafa abi, az bile yazmışsın Ecevit için! dedi.
Sezdiğim, kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. 1980'lerin başlarıydı. Necmettin Erbakan, MSP'liler içeride, Tıp Fakültesi'nin profesörleri, bir arkadaşları için -yine profesörlerden- yardım topluyorlardı. Herkes, gücü ölçüsünde katkıda bulunuyordu. Sıra, Nizamettin Erbakan'a gelince yardım edemeyeceğini özür dileyerek bildirdi. Şöyle dedi:
Necmettin içeride, ben iki eve bakıyorum!
Anlaşılıyor değil mi? 1980 başlarında, evine bile kardeşi bakıyor, zavallı Necmettin! 1990’lardaysa, eşek yüküyle altını mı var?..
Asıl önemli olan o değil de, Meclis'in en eski üyesi olan Bülent Ecevit'in, anayasayı, içtüzüğü bilmemesi. Mesut Yılmaz hükümetinin güven oylamasında, kendisini olduğu gibi, grubunu da yanıltarak Anayasa Mahkemesi'nin “iptal" kararına yol açması. Necmettin Erbakan konusunu hukukçularına inceletmiş de, bu anayasaya aykırı bulunmuş. Güzel! Aynı hukukçular, güven oylamasında neredeymişler? Belki de DSP Başkanı'nın kendi kendine, “çekimser-çekimser” konuşmasını dinliyorlardı uyuklayarak.
Oysa, Ecevit hesap adamıydı bir zamanlar. Hesapsız adım atmazdı. CHP'de. İsmet Paşa başkanlığındaki Genel İdare Kurulu'na gireceği zamanı bildi. Genel yazmanlığa geleceği zamanı bildi. Ondan, 12 Mart'ta ayrılacağı zamanı bildi. Genel başkanlık yarışına gireceği zamanı bildi. İsmet Paşa, bir toplantıda:
İki yıl önceki kurultayda bu hareketi yapsaydı onu toz ederdim! diyecekti
1973 seçimlerinin ardından, başbakan olduktan sonra, Kıbrıs’a çıktı. Bunun hesabının da iyi yapıldığını söyleyenler oldu. Şevket Süreyya Aydemir gibi, “inşallah içinden çıkılmaz bir labirent haline gelmez!" diyenler de. Görünen o ki, Şevket Süreyya haklı çıktı.
Ecevit’in 1980’den sonraki hesapları hep yanlıştı. CHP genel başkanlığından ayrıldı gitti. DYP ile ANAP'ı dışarıdan desteklemesinin yanlış olduğunu söyleyenler de haklı çıktılar.
Yaşamında, kısa süre basın ataşe yardımcısı olarak bulunduğu Londra’dan. İngiliz sosyalistlerinin giydiği mavi gömlek modasını Türkiye'de yaydı. Onlar gibi lacivert giysiler giydi... Londra’da giydiği köpek derisinden yeleğini, Türkiye'de gören olmadı. Yelek, Bülent'i Londra’da soğuklardan korudu; pardösü giyme gereğini pek duymadı. Londra'da, İşçi Partisi’nin sosyalistleri, kendilerinin solunda olanlarla konuşur, söyleşirlerdi. Bülent Bey, o alışkanlığı edinmedi!
***
Bugün, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin (ÇGD) genel kurulu toplanıyor. Daha önce kararımı açıklamıştım. Bu kez, başkanlığa adaylığımı koymayacağım! Görev alacak arkadaşlarıma başarılar diliyorum!