Gılay Havası...

Bugün 21 Mart, geceyle gündüzün eşit olduğu gün; bugün "Sultan” Nevruz! Halkımızın bayramı. Çocukluğumun güzel günlerinin anıları saklı onda. Bayrama şunun şurasında üç gün kaldı. Apo'nun çıkışları, Hacı TÖ'nün "iftarları" sürüyor. Kimse ne olacağını bilmiyor; at izi it izine karışıyor. Bir okurun mektubu, İstanbulları dolaşarak böyle bir günde geldi. Zarfın üzerindeki adres İstanbul adresi; mektup İstanbul'u dolaşıp gelmiş.
Ben İstanbul’da değil, Ankara’da oturuyorum; Ankara'da çalışıyorum. Gazetenin Ankara adresine yazabilseydi okur, mektubunu daha erken alabilirdim. Okur, şöyle diyor özetle:
"Sayın Mustafa Ekmekçi hocam,
Size ve sizin gibi aydın kişilere, bizlere yol gösterdiğiniz için şükranlarımı sunar, bir Cumhuriyet okuru olarak daima Atatürkçü, laik bir Türkiye için verdiğiniz mücadelelere teşekkür eder, saygılar sunarım.
28.2.1993 Ankara Notları' köşenizde yazdığınız yazıyı okudum, teşekkür ederim.
Sayın hocam, ben yobaz kesimde yetişmiş. Kuran kursu ve İmam-Hatip'te okumuş birisi olarak sarıklı ve dinle Kuran’la hiç alakası olmayan kişilerin buralarda nasıl insan yetiştirdiklerini birkaç cümle ile size anlatmaya çalışacağım:
Buralarda okuyan öğrencilerin hemen hemen hepsi, çatmada, barakada, naylon ve tahtadan yapılmış; banyosu. doğru dürüst tuvaleti, suyu, elektriği olmayan, banyosu olsa bile yıkanamayan fakir köylü çocukları.
Gece ders çalışma fırsatı olmayan, anne ve babasının cinsi münasebetlerine şahit olan bu çocuklar, acaba ne derece din adamı olup topluma faydalı olurlar?
Not almak için cünüp cünüp Kuran okunur; bocaya kalsan, çarpılırsın; ama bir şey olduğu yok! Ezan okur, namaz kıldırırsın, hocaya kalsan çarpılırsın, bir şey yok! Bu, Kuran kursunda da aynı, imam-hatipte de. Yatılı pansiyon derler, sakallı, utanmaz (………), nerdeyse erkek öğrencilerine ilişecekler. Zaten kız öğrencilerin hali bin berbat. Aybaşıdır, bacağının arasına koyacak bir şey yok. Pansiyon yapılmış, 4-5, hatta daha çok katlı, banyosu yok. Olsa da su gider diye sürekli akmaz. Oğlan cünup, kız aybaşılı Kuran okunur. Karşı çıkarsan, 'Benim şu sorunum var’ dersen, ya sıfır alırsın ya da çeşitli oyunlarla disipline verilir, okuldan atılırsın.
Acaba o oyun kağıtlarını dağıtan (……), bunları bilmiyor mu? Oyun kağıtlarıyla ilgileneceklerine. Uğur Mumcu Abimizin, Hasan Mezarcıya 55 milyonun karşısında dediği gibi 'Bunların namusu ve şerefi acaba Suudi sermayesi mi?' O Dilipak, Mezarcı gibileri, Atatürk ve laiklikle uğraşacaklarına söyleyin de bunlarla ilgilensinler.
Yalan derlerse hodri meydan! Erkeklerin ve kızların külotlarını yoklamaları yeterli. Selam ve sevgilerimle."
Okurun anlattıkları, kanınızı dondurmadı mı? Atatürk düşmanı, laiklik düşmanı gerici yobazlarla, bücür yazarların ellerine bıraktığınız yoksul köylü çocuklarının ülkenin geleceği olduğunu düşünüyor musunuz?
Köy Enstitülerini kapatanları lanetleyecek yerde, o kurumları karalayanlar için yalan yanlış yazanlar için ne düşünüyorsunuz, bilmek isterdim. 1993 yılında, ülke buralara geldi. Din sömürüsü, dinsel baskılar geçer akçe. Ramazanda korkudan oruçlu görünenler, oruç tutmadıkları halde, sessizce "iftar"lara katılıp hurmaya, zeytine uzananlar...
Hele politikacıların "iftar" vermeleri. Bunun siyasal bir “oyun olduğunu düşünüyorum. Bir “iftar” kaç oy getirir? TRT artık, politikacıların "iftarlarına "yemek" diyor. "Ankara Notları"nın buncağız bir katkısı oldu demek! Bir anlamda, ortadaki ikiyüzlülüğü örttü! Ama kimi politikacılar, ikiyüzlülüğü sürdürüyorlar..
Mahmut Makal'ın “Memleketin Sahipleri" kitabının son bölümünde "Gılay Havası" başlıklı bir öyküsü var. Köyde, öğretmenle köylüler, Erskin Caldwel’in "Din Ticareti" kitabını okurlar. Kitapta bir papaz, köylü Clay'in parasını üter. Clay ise papazın oyunlarını ortaya çıkarır. Bizim köylü delikanlılar, köylüyü hele Clay'i çok severler. Ona kendi deyişleriyle "Gılay" derler. Yaşa be Gılay” diye desteklerler. Artık tutulan bir deyim olmuştur "Gılay!" "Çek bir Gılay havası" derler...
Bu nedenle, ramazanın Gılay havasında geçtiği söylenebilir. Ben de ramazanda biraz "Gılay havası" çaldım! Alaşehir'de bir yıl önce yıkılan Atatürk büstü yapılıyor: 23 Nisan bayramına yetişecek. Bingöl'de sağlık meslek lisesinde öğrenciler azıcık soluk aldılar. Bingöl'de Cumhuriyet, yok sattı! Kayseri’de, daha pek çok ilde kimi lokantalar, perdelerini kapatıp konuklarını ağırladılar öğleleri..
Apo, Hacı TÖ'yü destekliyormuş. Hacı TÖ'yü, Apo da kurtaramaz! Hacı TÖ'nün yazarlarının ne duruma düştükleri ortada değil mi? Apo da Hacı TÖ gibi yanlıştan yanlışa düşe düşe bugünlere geldi. Uğur Mumcu, 15 Ekim 1992 günlü yazısında, bir Köşk yazarı için şöyle diyordu:
".... Karanlık serüvenleri ruhuna sinen bu soytarının son görevi. Talabani ile Köşk arasında 'özel ulaklık' yapmaktır.
Sanat dergilerinde kendisini ünlü Amerikan yazan Hemingway ile karşılaştıracak kadar alçakgönüllü olan bu mega-soytarıyı kimlik kartı ile bir köşeye iliştirip yolumuza devam edelim..."
Uğur, şimdi sağ olsaydı, bunlara ne güzel bir "Gılay havası" çekerdi...
Apo'nun kravatlı fotoğraflarına bakan İnsan Hakları Vakfı'ndan Fevzi Argun, mırıldanmış:
Poşu out, kravat in!