DİSK’e bağlı Gıda-iş Sendikası'nın Başkanı Demirhan Tuncay. 12 Eylül’de, Metriste geçen olayları, başından geçenleri anlatıyor. Şöyle diyor:
Gözaltına alındıktan yüz beş gün sonra 27 Aralık 1960'de yargıç huzuruna çıkarıldım. O güne dek ben savcıyı görmedim. Yani yasal hiç kimse benim ifademi almadı. Öbür arkadaşlarım da aynı durumdaydılar. Yargıcın sorduğu soruların tümüne "evet" dedim sanıyorum.
1 Mayıs mitingine katılmışsın?
Evet!
Samsun'da konuşma yapmışsın, DİSK Genel Kurulu'nda konuşmuşsun, halan yerde grev yapmışsınız...
Evet, evet, evet! Bunların hepsi yasal şeyler. Bunları yapmasaydım suç işlemiş olurdum. Yani grev kararı almışım, işverenle uyuşmazlık çıkmış, anlaşamamışım. Yasa diyor; ben onu yapmışım. Bu benim görevim. Ben, işçilerin haklarını korumak için bu grevi yapmazsam, işçileri satmış olurum; bu "sarı sendikacılık" olur. Ve suçtur. 1 Mayıs mitingi. Miting için devletin yetkili organlarından izin alınmış, yer ayrılmış, mitinge katılmışız; mitingde de bir olay yok. (O miting 1979 mitingi)
Yargıcın soruları böyle şeyler. Ben “evet" dedim. “Bunlar sendikacının görevleri, yapmazsa suç olur! Yaptığı için yargılanmaz, sorgulanmaz" dedim. Yargıç, beni salıverdi, tahliye etti! Benim gibi birçok arkadaşı salıverdi; tabii birçok arkadaş da içeride kaldı. Onlar da soruşturmaları sürdüğü için sanırım kaldılar.
Ben Ankara'ya geldiğimde Bülent Bey hiç arayıp sormadı. "Geçmiş olsun" da demedi! Eee, rahmetli Mustafa Üstündağ'ı aradım, Üstündağ'la evinde buluştuk iki kez. Biri henüz hapisten çıkıp geldiğim zaman, bir de yeniden tutuklanacağım zaman. Sıkıyönetim komutanlığı salıverilmemize itiraz etti, yeniden tutuklama kararı çıkartıldı. O karar üzerine yeniden “Allahaısmarladık" demek için gittim Mustafa Üstündağ’ın evine. Üstündağ'a dedim ki:
Ben, Sayın Başkan Ecevit'le de görüşmek isterim, ama bizim onunla ilişkimiz politik ilişki. Benim genel başkanım, arkadaşım değil, aile dostum da değil. Onun için aramadım. Ama benimle görüşmek isterse Bülent Bey, evine de giderim görüşürüm çekinmem!
Çünkü o günlerde Bülent Bey'le, parti liderleriyle görüşmek de suç oluyordu. Polis kovuşturma yapıyordu. Ama benim için ne kovuşturma yapacak? Zaten atmış içeriye, sorgulamış, ezmiş, bozmuş, yeniden tutuklama kararı almış. Neden çekineceğim?
O gün dikkat ettim, büyük bir sıkıntı içerisindeydi rahmetli Üstündağ. Söylemesi gereken bazı şeyleri söyleyemiyordu. Fakat anladım ki Üstündağ, Ecevit’le görüşme olanağına sahip değil. Bazı konuları Ecevit'e aktarmasını rica etmek istedim de böyle ezildi, büzüldü... Ve anladım ki Ecevit’le öyle görüşme olanağı da yok. Yani onunla da görüşmüyor Ecevit!
Sonra 1984'te yeniden tahliye olduğum zaman iki ay bekledim, Bülent Bey arayıp "geçmiş olsun" demedi. Elbette kahrediyordum da buna, iki nedenle; biri daha halâ Abdullah Baştürk. Mukbil Zırtıloğlu, Fehmi Işıklar, bunlar tutuklu. Onlar salıverilmemişlerdi. Cezaevindeki bazı konuların Avrupa İşçi Sendikaları Birliği'ne anlatılmasını sağlamak istiyorduk. Benim salıverilmem üzerine, arkadaşlarım "Demirhan Tuncay, Bülent Bey’le de görüşür, konuları bu vasıta ile Avrupa İşçi Sendikaları Birliği'ne filan aktarır" diye düşünüyorlar, öyle umuyorlar, çıkarken arkadaşlarla da öyle görüştük. Ben çıktım, Sadun Aren'le birlikte çıkmıştık; çıkışımızı gazeteler yazdı. Bülent Bey, arayıp 'geçmiş olsun” bile demedi. Bu durumda, Bülent Bey'den de randevu isteyip görüşmek bana çok ağır geldi. Çok düşündüm, onur kırıcı geldi. Eee, bu arada gönül koymakta çok haklı olduğum bir konu da var. 12 Eylül darbesinden bir gün önce 11 eylülde, 12 Eylül günü darbe yapılacağı konusunda, ciddi bilgiler gelmiş DİSK'e. Biz Merter’de DİSK’le aynı binadayız, Gıda-İş olarak. Lastik-İş, Gıda-İş ve DİSK aynı binada çalışıyor. DİSK üst katta ben orta kattayım.
DİSK yürütmesinden çağırıyorlar! dediler. Yukarı çıktım. Oleyis’ten Mukbil Zırtıloğlu, Rıza Güven, Maden-İş’ten Kemal Baysal, belleğimde kaldığına göre onlar var. Onlar yürütme kurulu üyesi, tamamen DİSK'te çalışıyorlar. Ben kapıdan girince Mukbil Zırtıloğlu, kendisi bizim aramıza yakışmayacak denli kibardır; o:
Başkancığım dedi, böyle haberler var; sen 27 Mayıs'ı da yaşadın, 22 şubatları da yaşadın, ne diyorsun bu habere?
Bir darbe olacak!
Bana göre bu gecikmiş bir haberi Ülkede bunun koşullan oluşturuldu.
Kısa sûre önce Kemal Türkler'i vurmuşlardı. Silah seslerini duydum ben. O gün toplantıdaydık, Kemal Türtder vurulduğunda. Tabanca seslerini duyunca, işte orada Merter'de oturan bir Kemal Türtder, bir Behice Boran var:
Ya Behice Boran, ya Kemal Türkler vuruldu! diye pencereye koştuk; aşağıda bağırtılar, çağırtılan "Kemal Türkder vuruldu!" dediler. Koştuk, indik aşağıya; biz gidene kadar Kemal Bey ölmüş, götürülmüştü hastaneye. Yani öyle yaşıyorduk; “Hangi köşe başında, nasıl vurulacağız?" diye. Yurtdışından da öldürüleceklerin listeleri falan gönderiliyordu, DİSK yöneticileri de bu listelerde vardı. Yani kendimiz de artık rüzgârın önünde hayalet gibi dolaşıyorduk. Yancımızdan bir saat sonramızdan emin değildik. Öyle bir ortamdaydı. Her şey oluşturulmuştu.
Gecikmiş bir haber doğrudur, darbe olacaktır! dedim ben.
Geç saatte, saat 17.00-18.00 arası CHP Genel Merkezi'ni aradım. Bülent Bey’le görüşmek istedim. O, evindeymiş, Trabzon mitingi ile ilgili konuşma hazırlıyormuş. Üstündağ çıktı telefona, ona anlattım:
Çok ciddi bilgiler var; ordu içinde bir klikle ilgili olabilir bu darbe. Memleket kana boyanır, mahvoluruz! Bülent Bey'e de bilgi verin. Eğer önlem alma, uyarıda bulunma olanağınız varsa yapın! dedim. Rahmetli Üstündağ:
Hiç böyle bir kuşkumuz yok! dedi. Hiç böyle bir haber yok!
* * *
Mesut Yılmaz, ezilmeyip bu denli milletvekiliyle Meclis’e gelmeyi, büyük ölçüde Bülent Ecevit'e borçlu olmalı. Bunu açık açık söyledi de. Rize'de canını kurtarıp Ankara'ya dönen Prof. Mehmet Haberal, Mesut Yılmaz'ı ağır biçimde suçladı. Şunları söyledi:
19 ekim, ülkeyi yönetenlerin Rize'de maskesini düşürmüştür. Gerçek şahsiyetleri ortaya çıkmıştır. Bir taraftan barış çağrıları yapıp, diğer taraftan birtakım sokak serserilerini ANAP'ın, başbakan efendinin bayraklarıyla getirip bizim üzerimize saldırtmakla maskesi düşmüştür Sayın Başbakanın ve hükümetin, ülkeyi yönetenlerin. Orada, taşlı sopalı, yumurtalı, ağıza alınmayacak küfürlü saklınlar yapıldı. Orada Sayın Demirel'in büyük gayretiyle kılpayı bir facia önlendi. Bir tarafta millet aldatılmıştır, diğer taraftan maskeleri çok şükür, bizlerin gözlerimizin önünde Rize'de düşmüştür. Gerçek şahsiyetleri Rize'de ortaya çıkmıştır. Çayeli ANAP İlçe Başkanı Hasan Suşoğlu bu işin elebaşı. Hepsinin listesini valiliğe verdik. Soruyorum acaba ne yaptılar? Hiçbir şey yapmadı hükümet. Orada emniyet müdürü bile yaralandı. Vali Ömer Büyükken!, "Çok şükür bu kadarla atlattık, hiç kimsenin burnu kanamadı" dedi. Başbakanın seçim şehri olan Rize'de oluyor bunlar...
Prof. Mehmet Haberal, "Ben kendim görmedim, bana verilen bilgiye göre Başbakanın kardeşi Turgut Yılmaz, ANAP'ta oturup olayları seyrelmiş” dedi. Rize olayları burada kalmaz büyür gibime geliyor...
20 Ekim'de yasaklar başladığından, olaylar basına yeterince yansımamıştı bundan sonra hesap sorulabilir...
27 Ekim 1991, Cumhuriyet