Eski Ulaştırma bakanlarından, politikacı Ferda Güley, bir yazın adamıdır da. "Cem Yayınları”nda çıkan, "Kendini Yaşamak" adındaki anı kitabında şiirlerinden, şiirleri ile ilgili eleştiri yazılarından söz eder Yüzbaşı olarak girdiği edebiyat fakültesinin "Türkoloji" bölümünü de bitirmiştir. Fakültede, Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar ile, eski öğretmeni, Prof.Dr. Ali Nihat Tarlan’la dostluğunu ilerletmiştir. Yücel. Varlık, Büyük Doğu dergilerine şiirlerini gönderir.
"Büyük Doğu"yu. Necip Fazıl Kısakürek çıkarır. Kısakürek, o yıllar henüz "süper mürşit" değildir, daha çok bir yazın adamıdır. Salâh Birsel, Oktay Akbal, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu gibi yazarlar da Büyük Doğu’da yazıp çizmektedirler. Ferda Güley, yayımladığı şiir kitabı "Yolculuk”la ilgili olarak, Nurullah Ataç'ın 19 Mayıs 1937 günlü "Haber" gazetesinde, ilk eleştiri yazısını görür. Ferda Güley, anılarında özetle şöyle der:
"... Doyurucu ölçüde sözler değildi benim için yazdıkları, fakat sevindirici, güvenimi arttırıcı yönleri de vardı. Bir kez çoğuna yaptığı gibi, üstat, kitabı almamış gibi göz ardı etmemişti, alaya almamıştı. Bu bile önemli bir şeydi benim için. Sonra onun gibi beğenmediği ve ileriye dönük olarak hiçbir umut görmediği kimseleri ısırır gibi acımasızca eleştirmekle ünlü bir büyük ustanın yazısının genel hususları veren bölümünden sonra yazdığı şu satırlar yine de bana o genç yaşımda haklı olarak bir gurur kaynağı olmuştur...
Nurullah Ataç, bu genç ozanın, aruzla, heceyle, serbest nazımla yazdığı şiirlerden örnekler alır. Aruzdan örnek: "Yorgun, mütevekkil gidiyor bir yere kervan / Bin derdi sürükler gibi yorgun… nere kervan? / Ah, sanki o beyhude yolun yolcusu bir yol/Yâd elleri ekler çok uzak yerlere kervan."
Hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerden de şu örneği alır Ataç:
"Bir veremli kız gibi sararır, solar bir gün,/ Nasırlı ellerini uzatır ona toprak / Yolcu gider... ve sanki sulara hasta, ölgün, / birer veda busesi düşen her sarı yaprak." Nurullah Ataç, şöyle sürdürür yazısını:
"Fena değil; Ferda Güley'in klasik vezinlerle yazılmış bundan iyi parçaları da var; fakat bir de şu parçayı okuyun;
Yarı gör, yarı düşün / O meyvaları / Zayıf ve aciz bir toprakta yükselmiş / Büyük ve kuvvetli bir kiraz ağacının / Dallarında bekleyen / O tatlı ve kızıl meyvaları düşün / Hayat niçin kızıl, ölüm niçin sarı? / Odanı gökyüzüne ekleyen / pencerenle bahçene bak / Yarı gör, yarı düşün o meyvaları ’ Bunlar daha taze, daha güzel değil mı? O. Ferda Güley... Bu adı yeni işittim. Kitabı bazen sinirlenerek, bazen de lâkaydı ile, fakat bazen de alâkayla okudum. Siz de okuyun. O, Ferda Güley belki bir gün çok seveceğimiz bir şair olur. Şimdilik kendini arıyor. Ve bazen bizi büyük ümitlere düşürecek sözler buluyor."
Ferda Güley, belki ozanlığıyla tanınmadı, ama dürüst politikacılığı, insanlığıyla tanındı. Toplumda unutulmayanlardan biri oldu. Kitabında anlattığı, Mahmut Yesari ile tanışması ne güzeldir
Yukarıda, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’suna da şiirler gönderdiğim belirtmiştim. Ferda Güley, Büyük Doğu'ya şiirler gönderir, adı derginin sonlarında yayımlanırken, giderek merdivenleri tırmanır, başlarda yazılmaya başlanır Ferda Güley, şöyle der:
"Büyük Doğu’daki bu basamak basamak yükselişimi şiirlerimden ziyade neye borçlu olduğumu Mart 1946 başlarında şiirlerimi gönderirken yazdığım ev adresime postalanan bir mektup zarfını açınca öğrendim; Necip Fazıl imzasını taşıyan bu mektup. Ferda Hanımefendi, diye başlıyordu. Necip Fazıl, şiirlerimdeki büyük ruh ve düşün yükselişlerine hayranlığını söylüyor. Sanatkârların bir kuru simitle, bir bardak çayla, çıplak bir matbaa odasında nasıl çile doldurduklarını görmek istiyorsam Büyük Doğu' idarehanesini onurlandırmamı rica ediyordu."
Necip Fazılın bu mektubunu, Ferda Güley'in sınıf subaylığını yaptığı Askeri Tıbbiye Okulu’nda görmeyen, kahkahalarla gülmeyen kimse kalmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar:
Mart ayı içinde olduğumuz nasıl belli, adam bir mart kedisi gibi seni dama çağırıyor. Git de miyavlaması kesilsin! der
Ali Nihat Tarlan, Ahmet Hamdi, Tanpınar, Ferda Güley üçü Necip Fazıl’a bir oyun oynamaya karar verirler. Ferda Guüley, Necip Fazıl’a bir mektup yazacak, basımevine değil. Taksim Belediye Gazinosu’na geleceğim, elinde bir kırmızı karanfil bulunacağını, lütfedip gelirse, kendisinin konuğu olacağını anlatacaktır. Tenha olsun diye hafta ortası bir günü, erken bir saati vererek, mektup Necip Fazıla gönderilir. Randevu verdiği günde Taksim Gazinosu’nda. Necip Fazıl gelmez, kendileri oturup eğlenecekler Tarlan la Tanpınar hocalar.
Ferda Güley hazırlanır, giyilmeye giyilmeye kuruyan çizmeleri ayaklarını sıkmaktadır. Üstünde subay giysisi, elinde kırmızı karanfil. Necip Fazıl’ı beklemeye başlar; Tarlan'la Tanpınar, bir mermer sütunu kendilerine siper ederek oturmuşlardır.
Necip Fazıl, gecikmesiz, hemen hemen tıpı tıpına bir zamanlamayla salona girer. Etrafa şöyle bir göz atar. Elinde kırmızı bir karanfil olan bir kadını aramaktadır. Oysa karşısında elinde karanfille çakı gibi bir subay durmaktadır. Ferda Bey yüzünde geniş bir gülümseme, ayağa kalkmış ona bakmaktadır. Sütunun arkasından, bu sırada Ali Nihat Tarlanla Ahmet Hamdi Tanpınar kahkahalar atarak ayağa kalkmışlar. Necip Fazıl’a el sallamaktadırlar. "Bir yanda elinde kırmızı bir karanfil, ayakta kendisine bakan bir yüzbaşı, bir yanda kahkahalar atarak, el sallayarak bir sütunun ardından birden karşısına çıkan iki muzip dost"
Necip Fazıl olduğu yerde çakılır kalır. Güley, ona doğru yürür, elindeki çiçeği uzatır:
Yüzbaşı Ferda Güley’in saygılarıyla! diyerek, çizmelerinin mahmuzlu topuklarını "Prusya usulü" şakırdatır.
Necip Fazılın tikleri, artık denetiminden çıkmıştır. Ferda Yüzbaşı’nın uzattığı çiçeği oldukça utangaç alırken. Tarlanla Tanpınar'a doğru bağırır:
Su yaptığınız düpedüz ahlaksızlık!
Sonra, kendisi de gülmeye başlar. O gece birlikte eğlenirler.
14 Nisan 1996, Cumhuriyet