Don Kişotlar...

Aşık Veysel'e sormuşlar:
Salamda domuz eti vardır, yer misin?
Veysel şu yanıtı vermiş bilgece:
Ben ağzıma girene değil, ağzımdan çıkana bakarım!
Prof. Fehmi Yavuz, anılarında şöyle der:
“-Hepimiz ağzımızdan çıkana bakmayı öğrenmek zorunda değil miyiz? Hele devlet adamları, özellikle değer karmaşası içinde olan toplumumuzda, devlet adamlarının ağzından çıkanlar, olumlu olumsuz yönde çok daha etkili olmuyor mu?"
Domuz eti üzerine yazdıklarımı Cumhuriyet okurları iyi bilirler. Uzun zaman oldu, bu konuya değinemedim. Gericilerden çekindiğim için değil, elim değmedi! “Bugün tam sırası” dedim içimden, nedenini anlayacaksınız…
Domuz eti konusunda, beni Cumhuriyet’le en çok, hatta tek desteleyenin Nadir Nadi olduğunu söylemeliyim. Nadir Nadi:
Arada bir yaz! der, özendirirdi.
Domuz etinden söz edişim, birincisi beslenme sorunu, İkincisi, bağnazlığın yıkılması olayıydı. Bu konuda da ustam Fehmi Yavuz'du. Yavuz, anılarında şöyle diyordu:
"Kuran'da yasak edilen, daha doğrusu Kuran'ın buyruklarından ayakta duran, günümüze dek dokunulmazlık niteliğini koruyan tek şey domuz etinin yasak edilmesidir, diyebiliriz. Yasak olan içkilerin çoğunu devlet üretiyor, satıyor. Domuz konusunu inançtan çok, ekonomik yönden ele alacağız."
Fehmi Yavuz, daha önceleri "Ankara Notları"nda aktardığım "Vay Mübarek Hayvan Vay!" fıkrasını anlattıktan sonra, yine anılarında bir yerde şöyle diyor:
Rusya yılda 85, Amerika 85, Almanya 25, Fransa 15 milyon yöresinde domuz üretiyor, öte yandan karakeçi rekoru 15-20 milyonla, yıllardan beri bizim elimizde. Bir köylü ailenin 50 keçi yerine, bir çift dişi domuz beslemesinin yeterli olduğunu uzmanlar söylüyor. Cumhuriyet gazetesinde çıkan “Domuz ve Keçi” başlıklı yazımda:
Niçin inekleri, koyunları, atları vb, kaçırmış demezler de, aklım oynatanlara “keçileri kaçırmış” derler? sorusuna, köy öğretmenliğinde edindiğim bilgilere dayanarak şöyle bir yanıt vermiştim:
13-15 yaşlarında bir çocuğun önüne 30-40 keçi katarsınız. Akşam eve bir eksikle dönerse sopayı yer. Bu, birkaç kez olunca, çocuk durmadan, yiyeceği sopaları düşünürken aklını oynatır. Öteki hayvanlar için bu durum pek söz konusu değildir.
Karakeçinin ormana olan zararı konusuna dalıp sözü uzatmak istemiyorum. Pazarlamanın, geleneklere karşı gelmenin güçlüğünden söz eden uzmanlara yanıtım şu oluyor
Pek çok şey kolay olsa idi bugüne dek sürüp gelmezdi. Bedel ödemeden sonuç alınamaz. Bana "domuz oğlu domuz” diyecekler, sana “babanın kemiklerini mezarda sızlatıyorsun” diyecekler. Bütün bunları sineye çekmek, kabullenmek gerek.
İleri ülkelerin de, domuza karşı olan alerjimizi ayakta tutmak için ellerinden geleni yaptığı bilinmektedir...
Prof. Fehmi Yavuz geçen yıl 11 temmuzda öldü. Gömüldüğü Datça'da dostlarınca anıldı. Mustafa Coşturoğlu, dünkü Cumhuriyet’te, ikinci sayfada onun için ne güzel bir yazı yazdı.
Mustafa Coşturoğlu’yla Fehmi Yavuz, bir gün Türker Alkan’ın bir konuşmasını izliyorlarmış. Konuşmacı bir ara, bizde “Don Kişot”lar yetişmediğinden yakınmış. Fehmi Yavuz, Coşturoğlu’nun kulağına eğilmiş;
E be birader, ben ne güne duruyorum. İşte ben Türkiye'nin bir numaralı Don Kişotuyum! demiş.
Fehmi Yavuz, Coşturoğlu’nun dediği gibi "en çetin konuların üzerine, gerçeklerden yılmadan en akılcı ve köklü önlemlerle" çıkmasını bilen kişiydi. Coşturoğlu, "Fehmi Yavuz"un Don Kişotluğu Türkiye'deki ussallık savaşının bir simgesidir.” diyordu. Coşturoğlu'nun buna ilişkin geniş bir yazısı "Mülkiyeliler Birliği” dergisinde yayımlanacak.
Dün Fehmi Yavuz'un ölüm yıldönümüydü, bugün de Şadi Alkılıç, "Şadi Baba"nın ölüm yıldönümü! Şadi Baba, ilk Nâzım Hikmet’le birlikte, 1938 Harpokulu olaylarından yargılanmış, daha sonra, 1962’de Yunus Nadi Yarışması'na yolladığı "Liberalizm mi, Sosyalizm mi?” konulu yazısında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanmıştı. Yaşamı demir parmaklıklar ardında geçti. Yetmedi. bu kez 12 Mart yakasına yapıştı. İngiltere'de yaşayan Selma Ashworth adında bir kadının sağa sola gönderdiği mektuplarla "komünist örgüt” kurmaya giriştikleri ileri sürülen kimi aydınlar arasında "Şadi Baba" davardı. "Donsuz Selma" diye de anılan Ashworth'un mektup yolladıkları arasında kimler yoktu ki? Şiar Yalçın, Nihat Sargın, Çetin Özek, Erdal Boratap, Selahattin Eyuboğlu. Vedat Günyol, Azra Erhat, daha çok... Selma Ashworth. O yıllar çalıştığım Türk Haberler Ajansı'na, bana da kartlar yollardı! Görülen davanın adı "Şadi Alkılıç ve arkadaşları" davasıydı. Yargılananlar, bir süre tutuklu kalıp çıktılar. Şadi Baba ölünce İlhan Selçuk, 21 Temmuz 1983 günlü Cumhuriyet’te, "Şadi Baba’nın Yolculukları" başlıklı bir yazı yazdı. İlhan Selçuk, "Güle Güle Şadi Alkılıç" diyordu sonunda. Şadi Baha’yı saygıyla anıyorum...
DÜZELTME:5 Temmuz 1992 günü çıkan Enstitülerde Cinsel Eğitim!.." başlıklı “Ankara Notları“nda, eğitmenler döneminde, Saffet Arıkanı’n Tarım Bakanı olduğu yazılmış. Arıkan Milli Eğitim Bakanıydı, düzeltirim.