Ahmet Aşıcı, geniş bir bilgi birikimiyle. Türkiye'de çölleşme ile domuzun ilgisini inceleyen bir kişi. Fransa'da öğrenimini yapmış bir uzman. Son faks-mektubunda Ahmet Aşıcı şöyle diyor:
“Sevgili Ekmekçi,
Çölleşmemizin nedeni İbrahim’dir. Ulaşım araçları çoğaldıkça, denize koşanlar da çoğaldı. Eskiden yüzme bilen seyrekti.
Kömür, petrol türevi ve elektrik yiyen motorlar olmadığı için tekneler de küçük ve güçsüzdü. Kol ve rüzgâr kuvvetiyle giden tekne ne kadar asker, silah, cephane ve yiyecek taşır? Bu nedenle kalelerin, kentlerin çevresine sur çevrilir, su hendekleri kazılırdı. Su engeli savunmanın temeliydi. Dikkat edilirse, uygarlıkların deniz kenarlarında, adalarda ve geçit vermeyen akarsuların çevrelediği yerlerde kurulmuş oldukları görülür. Çünkü, suyun bulunduğu yönden gelecek saldırının gücü, yerine göre, sıfıra yakındır.
Dicle ve Fırat ırmakları Mezopotamya’yı hem koruyor, hem de suluyordu. Ayrıca, ticaret yolları buradan geçiyordu. Harran, yol kavşağı demekmiş. Yerleşik yaşamın oluştuğu seyrek ilk yerlerin başında gelir.
Harran kentinin merkezinde oturan zamanın tüccar ve entelektüeli dış mahallelerdeki çiftçi ve hayvancıya kız vermediği ve onlardan kız almadığı için, iç evlenmelerle akrabalaştı. İsrailoğulları ortaya çıktı.
Bugün İsrail'de konuşulan İbranice, 'Harran İbranicesi’dir.
Harran, elbette o zaman da sıcaktı. Tüccar ve entelektüel bedensel olarak çalışmadığı için yediği et, sağlığına dokunuyordu. Bu kesim şişmanlıyor, yağlanıyor, hantallaşıyordu. Üstelik, doğal yaşamdan da kopuyor, doğaya zıt düşüyor, doğayla didişiyordu. Uygarlıkları yıkan soyut semavi (göksel) din bezirgânlığı ve çölleşme buradan kaynaklanır. Buna karşın, kenar mahallelerde oturan yoksul halk da bol bol domuz yetiştirip yiyor, o da iyi besleniyor, ancak yediğini yakıyordu. Çünkü bunlar, bedensel olarak çalışıyorlardı. Domuz; koyun ve sığırdan 18 kat fazla, üstelik dengeli ve lezzetli et veriyordu.
Orada oturan egemenlerin temsilcisi İbrahim, karısı güzel Sara’yı 'kızkardeşimdir' deyip Firavun’a verdi ve karşılığında ödül olarak aldığı erkek koyunları Harran’a getirdi. Fakat domuzla rekabet edip, koçlarını satamadı. Zaten soyut kültür üreten, doğadan kopuk bu egemen sınıfın altyapısını oluşturduğu 'soyut semavi (göksel) din kavramı'nı, üstelik ırksal bir din halinde, ortaya koyan İbranı Put, yani Tanrı imalatçısı İbrahim, ortama uygun 'kurban söylencesi’nde bu fırsatla ortaya koydu. Oğlu İsmail? kurban etme motifi altında, gökten erkek koyun, yani 'koç' indirdi. Ve domuzu haram kıldı. Koçlarını kurban ve adak olarak sattı, sektörü kurdu, zengin oldu. Ancak, domuzun bıraktığı boşluğu hızla dolduran keçiler, beklenmedik biçimde Mezopotamya’yı kemirip ağaç varlığını yok ettiler. Yahudi egemenliğindeki topraklar çölleşti. Yahudiler, dünyaya dağıldılar Semavi (göksel) dinler de yayıldı. İngiliz tarihçi Edward Gibbon'a (1737-1793) göre. Roma uygarlığı Hıristiyanlık yüzünden çöktü. Batı, ortaçağ karanlıklarına gömüldü. Osmanlı uygarlığını fanatizm çürüttü, hasta etti. Bütün İslam ülkeleri çölleşti.
Mezopotamya’yı yeniden yeşertmek Türklere nasip oldu. Zaten, bunu başkası yapamazdı. Bilecik, Söğüt, Bursa vb. asemitik (Araplaşmamış) kalmış birçok ilk Türk yerleşme yeri bu nedenle en yeşil yerler olarak kalabildi. Umalım ki, Ortadoğulu kardeşlerimiz ve dünya bu çabalarımızı, sıkıntılarımızı anlar. "
(İstanbul, Fatih'ten Şaban Düzgit’e; Ahmet Aşıcı'nın mektubunda geçen, İbrahim'le ilgili bilgileri, en iyi Turan Dursun’un Din Bu-2" yapıtında bulabilirsiniz.)
* * *
Bir domuz çiftliği olan ancak, ürettiğim satamadığı için çiftliği sınırlamak zorunda kalan Oralp Basım’da sorunu et gereksinimi yönünden alıyor, özetle şöyle diyor.
"Sevgili Ekmekçi,
Et sorunu uzerine tam on yıl önce birlikte yazdıklarımızı gözden geçinyorum da bugünlerin yokluklarını o zamandan görmüşüz, diyorum. İnsanların, özellikle gebelerin sağlıklı olmaları için et yemeleri gerektiğini çok kez vurguladık. Bakıyorum da geldiğimiz nokta pek olumlu değil. Biz, sadece domuz eti hakkında konuşmayı, tartışmayı başlattık. Ama, başka bir şey yapamadık. Domuz çiftlikleri açan onlarca insanın hepsi battı! Niçin? Çünkü. Türkiye’de bu eti satın alıp işleyebilen, sosis, salama dönüştüren sadece 3-4 firma var. 3-4 firmanın alacağı bir malı üretmek de aptallık! Onların avucundasınız. Fiyatları onlar saptar, turfanda domates fiyatına eti alırlar. Onlar trilyoner olurken, üreticiye batmak düşer. Şimdi de ülke etsiz kalınca, birkaç yıl önce olduğu gibi, Doğu Avrupa’nın (Ukrayna’nın) radyasyonlu etlerini. Almanya’nın köpek mamalarını, Hindistan’ın kutsal ineklerini (bu, dünyadaki en pis ettir. Bu hayvan kutsal olduğu için kimse dokunmaz, yollarda Hindistan’ın çöpünü yer) ülkeye getirir, bunları da bir avuç et yiyebilme ayrıcalığına sahip yurttaşlarımıza yediririz.
Yurtdışından büyük oranlarda getirilen bu etler, zaten can çekişmekte olan hayvancılığı tamamen yok edeceği gibi, ayrıca, doğal gübreye aç olan topraklarımızı da erozyona açık hale getirmektedir ki, bu uzun vadede total açlık demektir.
Gelelim, bütün bu yazılanlara karşın hâlâ domuz çiftliği açmak isteyen süpermenlere, eğer çiftliğin yanına küçük bile olsa bir sosis, salam tesisi de açamıyorlarsa, bu işe hiç heveslenmesinler. Eğer sosis-salam yapabilirlerse iyi para kazanırlar. Bunun satışı kolaydır. Domuz, birçok ülkede zenginliğin simgesidir. Kumbaralar bile domuz biçiminde yapılır. Olağanüstü ürer, altı ayda yüz kilo olabilir. Buna karşın Tarım Bakanlığı’nın önerisiyle devekuşu çiftlikleri açmak isteyenler varken, onlara fil yetiştirmelerini öneririm!.."
17 Eylül 1995, Cumhuriyet