Doğrunun Yolu Yokuş...

1963 yılı haziranıydı; o yıllar Millyet’teyim; İsmet Paşa'nın ortak hükümetlerinden biri; bir ara öğleden sonra, kabineden üç bakanın istifa ettikleri haberi geldi. Araştırıp, soruşturduk, doğru. Aynı gün istifa eden bakanlar. Adalet Bakanı Abdülhak Kemal Yörük, Ticaret Bakanı Muhlis Ete, Turizm Bakanı Celal Tevfik Karasapan. "Üç bakan istila etti!" haberini yazmışız, manşetler kurtulmuş, rahatız...
Biz, böyle otururken Ulaştırma Bakanı Rifat Öçten geldi; o daha önce istifa etmiş, haberi de verilmiş. Ama, o gün istifa edenlerin içinde değil. Bir ara şöyle dedi:
Kaç bakanın istifasını yazdınız?
Üç, dedik, üç bakan istifa etti, onu yazdık!
Üç değil, dört!
Dördüncüsü kim?
Devlet Bakanı Ali Şakir Ağanoğlu; ben İsmet Paşa'nın özel kaleminde oturuyordum, orada öğrendim!
Devlet Bakanı Ali Şakir Ağanoğlu’nu aradım, yok. Arabasıyla İstanbul'a gitmiş. O saatte yolda. Ne yapmalı? Oturup haberi yazdım, ama inanmaz inanmaz yazdım, aşağı yukarı şöyle:
"Üç bakanın istifasının arkasından, bir dördüncü bakan, Ali Şakir Ağanoğlu'nun da istifa ettiği söyleniyor. İstifasının doğru olup olmadığını kendisine soramadığımız bakan, dün öğleden sonra İstanbul'a gitti!.."
Haber aşağı yukarı böyle. Haberi yazıp, gelip Rifat Öçten'in, haber kaynağının yanına oturdum. Çok geçmedi, İstanbul'dan yazı işlerinden telefon, telefonda Abdi İpekçi:
Ekmekçi, nedir bu Ali Şakir Ağanoğlu'nun istifası olayı, istifa etti mi, etmedi mi?
Abdi Bey, Ali Şakir Ağanoğlu da istifa etmiş, ama biz kendisini bulup konuşamadık. Bize haberi getiren Sayın Rifat Öçten burada, yanımda; isterseniz vereyim telefonu konuşun. Telefonu eski Ulaştırma Bakanı Rifat Öçten'e verdim. Konuşuyorlar, Rifat Öçten, şöyle diyor:
Bana inanmıyor musunuz Abdi Bey, Ali Şakir Ağanoğlu’un istifasını, Başbakanın özel kaleminde öğrendim. Hatta, istifa mektubu da oradaymış. İnanın bana!
Abdi İpekçi:
Bana arkadaşımı verin! demiş. Telefonu ben aldım. İpekçi!
Ne diyorsun Ekmekçi, ne yapacağız? Üç bakan mı, dört bakan mı istifa etti?
Bir dakika, ben öbür odadan konuşacağım! dedim. Telefonu başka bir odaya aktardım. Oraya geçtim. Abdi İpekçi sordu:
Evet Ekmekçi, üç mü, dört mü?
Üç Abdi Bey, dördüncüyü doğrulatamadık, kesinlik yok!
Peki, dedi İpekçi. Telefonu kapadık, İstanbul'da heyecan yaşanıyordu. Yazı İşleri Müdürü Turhan Aytul, ona "Deli Turhan” derlerdi, o aradı:
Ekmekçi, kalıbı değiştiriyoruz, sayfa gitti, sayfa geldi; dört yerine "üç" yapıyoruz istifayı!
Zarar olmuşsa, benim aylığımdan kesin!
Delisin sen!
Turhan Aytul, öldü çoktan, ne iyi insandı o da. Rifat Öçten, bizden sonra, öbür gazetelerin bürolarını da dolaşmış benzeri bilgiyi onlara da vermiş. Ertesi günü, tüm gazetelerde, “dört bakan istifa etti" diye çıktı haber, bir Milliyet'te, "üç bakan istifa etti" başlığı vardı. Ali Şakir Ağanoğlu, İstanbul'a iner inmez gazetecilerle karşılaşmış, gazeteciler sormuşlar;
İstifa ettiniz mi?
Hayır, istifa etmedim, görevimin başındayım!
O günkü, CHP'nin yayın organı olan “Ulus"ta. Cihat Baban imzasıyla, "Ali Şakir Ağanoğlu’nun istifası" başlıklı bir başyazı yer almaktaydı. Bu ne demekti? Ali Şakir Ağanoğlu istifaya mı zorlanıyordu? Ali Şakir Ağanoğlu, İstanbul'dan Ankara'ya döndü, istifasını verdi. Bu istifaların perde arkasını öğrenebilmiş değildim. Birkaç gün doğru haber yazmanın kıvancını yaşamıştım!
Yazdığımız haberler çokça yalanlanırsa, Abdi İpekçi bozulur:
Sizden özel haber istemiyorum, Allahaşkına doğru yazın! derdi...
Yalanlamadan, yani "tekzip "ten, yılanın yıldızdan korktuğu gibi korkardık. Kimileyin, doğrular da yalanlanır, at izi, it izine karışırdı. O zaman, doğrunun yolu yokuş olurdu...
Gerçek elbette, bir tek yerde, bir noktada değildir; gerçeği ararken, dikenli yollardan gitmek zorunda kalırız. Bizim yanlış gibi gösterdiklerimizin arasında doğrular da çıkabilir. Günlerdir, basına yansıyan Talim Terbiye Kurulu’nun, kimi yazarları okullarda yasakladığına ilişkin haberlerin düzeltilecek yanları var. Biz gazeteciler, zaman zaman olayları yaratanların yerine kendimizi koymak zorundayızdır da. Acı bir gerçek şudur. Talim Terbiye Kurulu, Nâzım Hikmet' le. Aziz Nesin'in yapıtlarının okul kitaplarına alınmasını uygun görmemiş. Nâzım’ın 1952 yılında, yurttaşlıktan çıkarılmış olmasını gerekçe göstererek, bu ünlü ozanın şiirlerinin okul kitaplarına konabilmesi için, 1952'deki Bakanlar Kurulu kararının kaldırılmasını önermiş. Nâzım Hikmet yalnız gitmesin diye, Aziz Nesin'i de, ona eşlik etmek üzere arkasına takmış. Önemli olan, kanımca okul kitaplıklarına kitap satın alınmasından çok, yazarlarımızın, yapıtlarının okul kitaplıklarına girmesi, öğrencilere okutulması. Bu konuda, şimdilik Nâzım Hikmet ile Aziz Nesin dışında bir yasak görünmüyor. O yasağın da kalkması. DYP-SHP ortaklığına düşen görev olmalı. Okul kitaplıklarına, kişilerin ve yayınevlerinin kitap satmalarına gelince, bu ayrı bir konu, bunun yasakla bir ilgisi olmamak gerekir.
Gazeteci, doğruyu ararken, yanlışların içinde boğulmamalı. Bu da gençlere bir ağabey öğüdü, dinleyen olursa.