Nurullah Ataç, kapatılan TDK'da çalıştığı yıllarda bir gün, odasında arkadaşlarına sormuş:
Türkiye'de en büyük eleştirmen kimdir?
Mustafa Canpolat:
Sizsiniz yanıtını vermiş. Ataç:
Bilemedin, demiş, en büyük eleştirmen Emine Hanım’dır!
Emine Hanım kim?
Cemil Sait'in (Barlas) karısı...
Konuşmayı Mustafa Canpolat anlatmıştı, “Ataç 91 yaşında" konulu toplantıda. Emine Hanım, Metin Eloğlu'nun "Düdüklü Tencere" kitabını okuyor, ikide bir “İnnallahıminessabirin" diyormuş. Bir dizeyi okuyup, yine “ya sabır” çekmiş. Metin'in şiirleri, açık saçık sözlerle dolu. Bir yerde Metin Eloğlu:
Sokakta, yolun kıyısına işedim mi ne diyormuş. Emine Hanım:
İşte burası yalan! demiş.
Neden? diye sormuşlar..
Çünkü, demişmiş Emine Hanım, bu kadar terbiyesiz adam, yolun kenarına değil, yolun ortasına işer!
Mustafa Canpolat anlattı, Ataç öylesine titiz bir kişiymiş ki, değme kişide yokmuş o titizlik. O yıllar, Türk DİI Kurumu, Batı dillerinden gelen sözcüklerde de ‘I'den sonra "a" geliyorsa, "a"nın üzerine inceltme imi kullanılmasını benimsemiş, örneğin “reklam”da olduğu gibi. Ataç buna şiddetle karşı çıkarmış. Ataç’ın bir yazısında, böyle bir düzeltme yapılmış. Düzeltmen, Dil Kurumu'nun kılavuzunu alarak düzeltmiş. Ataç, “Türk Dili" Dergisi’nde yazısı çıkdıktan sonra, bunu görünce kurumdan Agâh Sırrı Levent'in evine teleton etmiş:
Nasıl olur, düzeltmen Osman yazıma nasıl karışır demiş. Böyle şiddetle konuşurken, telefon parçalanmış...
Mustafa Canpolat şöyle dedi:
İsterdim ki bir Ataç müzesi kurulsun, bu parçalanan telefon da o müzeye konulsun... Mustafa Canpolat anlatıyordu: “Ataç, gerçekten bir inanç insanıydı; inandıklarını savunan bir insandı. Ataç'ın vaktiyle Besim Atalay'a yazdığı bir mektubun, kurşun kalemle, zor okunan notunu okuyacağım:
"Bay Atalay, Türk Dili'nde yayımlanması dileğiyle gönderdiğiniz bir yazıda benim için: ‘Bu marifetleri yapan, dün, Türkçe davasıyla alay ediyordu, bu davanın aleyhindeydi' demişsiniz. Ben, ne zaman Türkçe davasıyla alay etmişim, bu davanın aleyhinde olmuşum? Sözünüzü bir belgeyle saptamanız gerek. Yoksa sadece iftira etmiş olursunuz. İftira da siz bilmeseniz bile sağtörenin en kötü saydığı suçlardandır."
Emin Özdemir de konuşması sırasında, “Ataç'la İlgili bir anımı anlatacağım, kişiliğini vurgulamak için” dedi, şu olayı anlattı:
1952 yılında eğitim enstitüsünde öğrenciyken, şiir üzerine konuşması için Ataç’ı çağırmıştık. Konuştu. Ben de bir soru sordum; ama biraz da öfkesi güzel bir insandı Ataç. Öfkelendiği zaman güzel konuşurmuş; normal zamanlarda biraz tekler diye duymuştum. Konuşmasında sözünü ettiği tüm şairleri bir yönüyle eleştirmişti. Ben demiştim ki:
Siz şiir yazmaya özenmişsiniz, yazamamışsınız! Öfkeniz biraz buradan geliyor. Şiiri anlamak için şiir yazmak gerekmez mi?
Bu kadardı sorum, bir kızdı:
Bu da laf mı? Şimdi ben yumurtanın taze mi, bayat mı olduğunu anlarım. Ama, bunu anlamak için tavuk olup yumurtlayacak mıyım? dedi..."
Emin Özdemir'in konuşmasının, pazar günü çıkan bölümünde bir yanlışlık olmuş. Emin Özdemir, Ataç'ı anlatırken, “O, öncelikle bir dil ve düşün savaşçısıdır, hem de ödün vermez türünden" demişti; yazıda "savaşçısıdır” sözcüğü, "sanatçısıdır" biçiminde çıkmış. Kabahat düzeltmenlerin değil. Düzeltirim!
Mustafa Canpolat’ın anlattığına göre Ataç, mektup yazmayı sevmeyen bir insanmış. Birtakım yazılarında bu görülürmüş. Bülent Ecevit'e bir "açık mektup" yazmış, "ikinci mektup’’ diye başlıyormuş. “Ben pek mektup yazmayı sevmem, ama açık mektup yazmayı severim” diyormuş. Bu mektupları okumadım, bilmiyorum. Ecevit'ten pek hoşlanmadığını duymuştum. Okuduğu, dinlediği her şeyi bir tartıya vururmuş Ataç. Haldun Taner’i de beğenmemesinin en büyük nedeni, dilinde gördüğü aksamalarmış. Onunla ilgili Yaşar Nabi'ye yazdığı bir mektuptan söz etti Mustafa Canpolat, Haldun Taner'e Varlık Dergisinden ödül verildiği zaman yazılmış bir mektup: "Ben Sabahattin Kudret Aksal'a verilmesini istiyordum. Ama bazılarında nedense bir Haldun Taner hayranlığı var” diyormuş.
Ataç'ın kızı Meral Ataç da ondan anılar anlatıyordu. Şöyle dedi:
Babam, 17 Mayıs 1957’de öldü. Ondan iki yıl önce de 19 Mayıs 1955’te annem öldü. Babam aslında 1955 yılında ölmüş sayılır. Çünkü annemin arkasından yaşama sevincini, isteğini büyük ölçüde yitirdi. Annemin ölümünden sonra doğan torununun aşkıyla, pek az mutlu günler geçirdi. Kesinlikle yalan söylemeyen bir insandı. Annem öldüğünde, cenaze evden çıkarılırken, annemin üzerine eğildi: "Hanımcığım, ben meğer ne kadar çok seviyormuşum. Ben senin hasretine ancak iki yıl dayanabilirim” dedi. Gerçekten iki yıldan İki gûn önce babam öldü. Yalanı sevmezliğiyle ilgili bir başka anım da şöyle: Evimize konuklar geldiğinde, bütün ev halkının konuğun yanında olmasını isterdi. Bazı olanaksızlıklarla çıkmadığımız olurdu. Yine böyle bir gün, bize hukuk fakültesinden tanıdığım arkadaşım Rasin Arsebük hanımıyla geldi. Babam, oğlu yaşında olmasına karşın, karısını da onu da çok severdi. Onlar bir gün bize geldiler. Eşim de dava nedeniyle sık sık Ankara dışına çıkıyordu. Yine böyle Ankara dışına çıkıp iki üç gün sonra döndü ve "beni misafire çıkarmayın!" dedi. “Peki" dedik. Konuklar hatır sorduktan sonra eşimi sordular. Biz de daha önce babamdan rica etmiştik, sorarlarsa “evde yok de" dedik. Ama rahat değil. Eşim o sırada odasında öksürdü. Konuklara da "Burada yok” demiş bulunmuştuk, öksürüğü benle annem duyduk. Birbirimize bakıştık. Babam, bizim bakışımızdan kuşkulandı. Dışarıda annem doğruyu söyledi, biraz sonra içeri geldi. Konuşmanın arasında babam:
Rasin Bey, demin biz size yalan söyledik. Damat içeride uyuyor. Bana daha önceden "böyle böyle, yalan söyle!” dediler deyiverdi.
Babam gerçekten dağınıktı. En düzenli olduğu zaman, yazı yazarkendi. Masasının üstü, kitaptan dağınıktı. Toplamaya kalktığımızda farkına varır, aradığını bulamaz ve bağırırdı:
Siz benim kitaplarımı toplamamışsınız, devşirmişsiniz. Zaten Leman Hanım, siz beni hiçbir zaman önemsemediniz. Çünkü ben, bir fakir adamım. “Kitap almak senin neyine, daha bir evin yok” diyorsun. Kimse böyle düşünmezdi, ama annem onu öyle güzel idare ederdi ki:
Aman, Nurullah Bey, bu zamanda evin lafı mı olur? Olacaksa bari apartman olsun! der, tatlıya bağlardı "
Bugün Ataç’a takıldım, yurtdışını yazamadım, gelecek yazıda yazarım!
29 Mayıs 1989, Cumhuriyet