1980’li yılların birindeydi; Bayındır Sokak’ta İlhan İlhan Kitabevi’nde Cahit Külebi’nin imza gününe gitmiştim. Külebi’ye, bir “güzel imzalar" dileyip dönecektim. Külebi:
Oooo, Ekmekçi gel, gel otur şöyle! dedi.
Cahit Külebi, daha sözünü bitirmişti ki, bir genç kız atıldı:
Mustafa Ekmekçi siz misiniz?
Benim!
Ben de sizi arayacaktım, sizinle nasıl görüşebilirim?
Adı Dilşat’tı, Dilşat Şahin: İlhan İran'dan birlikte çıkıp İnkılap Sokak’taki Cumhuriyet Bürosu'na gittik. Dilşat, sorunlarını anlattı; Mersin'den geliyordu. Cezaevinden yeni çıkmıştı. 141/5'ten beş yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezasını çekip çıkmıştı.
İşsizdi; Ankara’nın duyarsız olduğu yıllar; eski vali vekillerinden bir iş kurmaya çalışan Yusuf Çetin, bir süre ona iş verdi. Evliydi, eşi Halil Şahin de mahkemelerle sıkıntıdaydı. Bir çocukları vardı, adı: Barış! Çektikleri bunca eziyetten sonra, ülkeye barışın geleceğine inanmışlar, tek çocuklarının adını “Barış" koymuşlardı.
Bir süre sonra Almanya’ya gittiler, orada Dilşat Şahin’le, Halil Şahin iş buldular, çalışmaya başladılar. Küçük Barış büyüyor, orada Alman okuluna gidiyordu. Türk yurttaşlığını koruyarak Alman yurttaşı da oldular. Halil Şahin, öykücü Osman Şahin'in kardeşiydi.
Yıllar sonra, Almanya'da işleri yoluna girmiş, mutlu, özgür bir yaşamın tadını, orada yaşayan ilerici Türk' dostlarıyla çıkarıyorlardı denebilir.
Avrupa'ya her gidişimde, bulunduğum yeri öğrenirler, ne yapıp edip ya karşılamaya ya uğurlamaya gelirlerdi. Uğurlamaya geldiklerinde ellerinde bir paket bulunurdu; bu ya bir gömlek ya da başka bir şey olurdu.
Türkiye’ye de gelip gitmeye başladılar. Bu gelişlerine değin, bir şeycikler olmadı. Önceki gün salı sabahı bir telefon, Dilşat'tan:
Mustafa Abı, havaalanında beni bırakmadılar, bilgisayarda adım çıktı, “tahdit" varmış!
Ne tahdidi yahu, sen cezanı çekip çıkmadın mı?
Evet, ama bilgisayarlardan silinmemiş!
Sen şimdi nerdesin?
Esenboğa'da polis karakolundayım. Buradan beni Çubuk savcılığına gönderecekler!
Esenboğa karakolunu aradım; polis memuru İbrahim Davarcı, ince bir gençti:
Bizim yapacağımız işlem, onu Çubuk Savcılığı’na göndermek! diyordu. Dilşat, Çubuk Savcılığı’na gitti. Çubuk Başsavcısı İbrahim Babur, ilgilendi, ancak onun da yapacağı bir şey yoktu. Dilşat'ı Ankara Savcılığı ile Adana savcılıklarından soracaktı. Ankara’dan hemen yanıt gelmişti; ona göre, “Dışarı çıkmasında bir sakınca yok "tu. Adana Savcılığımdan bir türlü yanıt gelmiyordu. Çünkü, Adana Savcılığı'nın faksı bozuktu!
Özellikle, sıkıyönetimlerden, mahkemelerden gelen “tahdit" (sınırlama) yüz binleri aşıyordu. İnsanların başına, cezasını çekip bitirse bile "tahdit" belası, er geç gelecekti. Peki, Dilşat da Halil de şimdiye değin nasıl girip çıkmışlardı? Bu da illere göre mi değişiyordu? Halil:
İstanbul’dan binseydim, ben de gelemeyecektim Almanya'ya diyordu (Halil, İstanbul'da yakalanmıştı).
Çubuk Başsavcısı İbrahim Babur'un telefonunu Halil Şahin’e de verdim, eşiyle bir konuşmak isterdi elbette.
Konuşmuşlar, Barış annesine şöyle demiş:
Anne, savcı iyi adamsa ona da selam söyle!
Barış, bilinçlenmeye başladığında, usunu çalıştırdığında, ülkesini de tanımaya başlıyordu. Mersin yöresinde bir yerde, parkta oturup çay içerlerken, birden çevreyi askerler, polisler sarmıştı. Barış, annesine şöyle dedi:
-Anne, askerler gelince, herkes kendi havasını bozmadı, birsen tedirgin oldun; neden?
Dilşat, çocuğa yanıt veremedi. Mersin'de, Dilşat cezaevi arkadaşlarıyla, işkence arkadaşlarıyla buluştu. İyi kaynattılar. Annesinin arkadaşlarını Barış da sevmişti:
Anne, neden hep iyi insanları içeri atıyorlar?
Yanıt veremiyordu çocuğa. Esenboğa'da bekleşirken polisler sorular soruyorlardı:
Almanya'da ayda ne alıyorsun?
İki bin mark!
Aboooovvv! Kocan ne alıyor?
O da iki bin beş yüz mark alır!
Eviniz var mı, Türkiye'de ne?
Yok!
Sen tam Alman olmuşsun!
Çubuk Başsavcısı İbrahim Babur'un faksına, saat 16.00’da yanıt geldi. Dilşat Şahin'in çıkmasına engel yoktu. İbrahim Babur, Esenboğa Karakolu'na bir yazı yazarak Dilşat Şahin’le ilgili olarak savcılıklardan gelen yazılan ekledi, “Dilşat Şahin yurtdışına çıkabilir" dedi. Yazıyı imzaladı, mühürledi. Çarşamba sabaha karşı 03.25'te, Düsseldorf'a bir uçak vardı. Onda birinci yedek oldu. Salı sabahı uçağa binemediğinden 50 mark ceza ödeyecekti. Ama buna çoktan katlanacaktı. Dilşat'a sordum:
Sen Alman yurttaşısın, neden söylemedin onlara?
Tutuklasalardı söyleyecektim abi, elçiliğe haber verecektim!
Ne yapalım, ülkemiz bu işte; milyarları yürütenler, yurtdışında fink atar, yurduna dinlenmeye gelenin başına neler gelir? Salı geceyarısından sonra bir telefon:
Mustafa Abi, polis beni yine bırakmadı; savcının yazısına güvenliğin de onayı gerekiyormuş!
İyi insanlarımız da vardı; ama ülke neden böyleydi?