Ankara'da 8 martla başlayan “Dil Devriminden Bu Yana Türkçenin Görünümü" konulu bilimsel toplantıyı izlerken, heyecanlanıyordum. Dil Derneği’nin düzenlediği kurultayda, “Özelleştirmenin İlk Evresi" konulu bildirisinde Yusuf Çotuksöken, bir yerde özetle şunları söyledi:
“Dil devrimi, başlangıcından bugüne çeşitli kesimlerce, özellikle de tutucu ve gerici kesimlerce dilsel, kültürel, siyasal, toplumsal, töresel vb. açılardan ciddi, alaya alıcı, kötüleyici, yıkıcı biçimlerde eleştirilmiş, bu eleştirilerin önemli bir bölümü de Dil Devrimi'ni savunanlarca karşılanmıştır. Ancak Dil Devrimi bence yeterli ölçüde bir özeleştiriden geçirilmemiştir. Oysa özeleştiri de kanımca bir zorunluluk, yükümlülük ve sorumluluktur."
Yusuf Çotuksöken, özeleştirileri arasında şunları da belirtti:
“TDK uzman yetiştirme konusunda kayda değer çaba gösterememiştir. Belki üniversiteli bilim adamlarının TDK'nin yönetiminde yetkili olmaları, çalışmalar konusunda üniversiteli öğretim üyelerinden gerekli yardımı alabilmeleri, bu konuda özel bir program yapılmasını gerektirmemiş olabilir. Ancak bütün zamanını ve emeğini TDK 'de yapacağı çalışmalara verebilecek uzmanların yetiştirilmesi, uzmanlığa yönelen insanların desteklenmesi, TDK'nin hem bilimselliğine güç katar hem de çalışmalarını daha da artırmış olabilirdi, diye düşünüyorum... “
Yusuf Çotuksöken, derleme sözlüklerinden yararlanılması gereğini vurguladı, kimi yerde halkın “vicdan "yerine, “yürek buyruğu "dediğini anımsattı.
Deniz Zeyrek'in başkanlığını yaptığı ikinci oturumda, Bengisu Rona “Değişen Toplum, Değişen Dil" konulu bildirisini sunarken, İngiltere'de Türkçe konuşanların Türkçelerinin giderek nasıl bozulduğunu açıkladı.
Emin Özdemir'in başkanlığını yaptığı açık oturumda Jülide Gülizar, Kamile İmer ile Gürkan Durak konuştular. Gürkan Durak, toplantıya gelemeyen Leyla Uzun'un yerine katılmıştı.
Jülide Gülizar, örneklerle Türkçenin nasıl bozulduğunu gösterdi. Uzgöreçlerin özel kanallarında, basında sözcüklerin kullanımı üzerinde durdu. Haber dilindeki karmaşıklığı sergiledi.
Kamile İmer, bu duruma nasıl gelindiğini, tarihsel bir süreç içinde, Türkçenin hem çağdaşlaşma hem standart bir dil olma açısından düzenini gösterdi. Özellikle de 1980 öncesi ile 1980 sonrasını karşılaştırdı. 1980'den sonra, Türkçenin bozulmaya, yozlaşmaya uğradığını anlattı. Bunu yaparken toplumsal yapıdaki değişmeye bağladı. Köyden kente göçler, gecekondulaşma olgusunun etkisini vurguladı. Dildeki bozulmanın yalnız Türkçeye özgü olmadığını, birçok ülkede, özellikle Fransa'da da görüldüğünü söyledi.
Gürkan Durak da konuşmasında, aslında sevgiyi yitirdiğimizi söyledi. İnsanların birbirlerine dili kullanmadan, dokunarak, “sen" diye seslenerek yaklaştıklarını anlattı.
Açık oturumu yöneten Emin Özdemir de toplantıyı kapatırken, özetle şunları söyledi:
“Toplumsal yapı bir bütündür, bileşik kaplarda olduğu gibi. Toplumun parası kirleniyor, doğası kirleniyor, çevresi kirleniyor, ister istemez dili de kirleniyor. Ama dil kirlenmesi, öbür kirlenmelere benzemiyor. Bir kez kirlendi mi bunu kolay kolay arıtamıyoruz. İşte, geçmişte bunun örnekleri var: Osmanlıca bir dil kirlenmesidir, bu açıdan."
Emin Özdemir, 1980'den sonra, toplumun değer yargılarının değiştiğini söyledi, Turgut Özal'ın “misyon "sözcüğüne değinerek “Her şey parayla ölçülür oldu: artık doğru, güzel, etkili konuşma gibi Türkçenin söz hakkını verecek konuşma bir bakıma yadırganır oldu" dedikten sonra, özetle şöyle konuştu:
“Yanlışlığın, yozlaştırmanın dayanılmaz bir çekiciliği var; biri bir şey yaptı mı, herkes onu yapmaya çalışıyor, özellikle televizyon (uzgöreç) kanallarında Türkçeyi bozmak için herşeyi yapıyorlar. Bilinçle yapıyorlar bunu. Tabii, bu yozlaştırma toplumda bir tepki görmezse, giderek yayılıyor. Yanlış kullanımlar çoğalarak doğrunun yerini alıyor, örneğin 'Hayret bir şey’ dendiği gibi. Birisi bir sözlük hazırlayacak olsa bunu almak zorunda. Çünkü dilin dolaşımına girmiş oluyor. Bu örnekler gittikçe çoğalıyor. Türkçe kan yitimine uğruyor. Bunun temel nedenlerinden biri de Türk Dil Kurumu’nun (TDK) dil devrimine inanmayanların eline geçmiş olması, ayrıca toplumda anadili bilincinin savunulmaması. Eskiden TDK bir tür görev yapıyor, dilin sınırlarında nöbet tutuyordu. Sürekli olarak hava raporu verir gibi, topluma dilin gelişimi hakkında rapor veriyordu sanki. Gazetelerin dili taranıyordu. Radyolar, uzgöreçler (televizyonlar) inceleniyor, yapılan yanlışlar eleştiriliyordu. Üstelik o dönemde de gerici kesim, Atatürk'e doğrudan saldıramadıkları için Dil Kurumu’na sürekli saldırıyordu.
Bugün kurum el değiştirmiş, kurum görevini yapmıyor; öte yandan toplum, çeşitli kesimlerde yozlaşmaya başlıyor; Türkçe, sözcüğün gerçek anlamıyla bir saldırı altında... "
Açık oturumun ardından, sorular soruldu. “Ne yapılabilir?" sorusu tartışıldı. Emin Özdemir, özetle şöyle yanıtladı bunu:
“Bir kez tepkisiz bir toplum haline geldik, bu tepkiyi göstermek gerekir. Bilmiyoruz, Türk Dil Kurumu yeniden kurulabilir, ona kavuşulabilir mi? Kavuşulamasa bile, bu yolda çaba gösterilmesi gerekir."
5. Bilimsel. Dil Kurultayı'nı izlerken, yaşamını bu yolda tüketenleri, Ömer Asım Aksoy'u, Nurullah Ataç’ı, daha nicelerini andım gönlümden...
14 Mart 1996, Cumhuriyet