Dil Bilinci (8)

Meclis'te Dinciler!
TBMM’de anayasa değişiklikleri bir türlü gerçekleştirilemiyor. Nedeni, Meclis'teki dinciler. Meclis'te dilci yok, dinci çok!
1982 Anayasası, dil açısından tam bir çorbadır. Prof. Cem Eroğul'a göre “Bugün yürürlükte olan anayasa, çelişkiler içinde debelenen Türk aydınının bir durum saptaması gibidir. Sözcük seçimi tutarsızdır, anlatımı bozuktur, noktalamaları yanıltıcıdır... Ömer Asım Aksoy’a göre, yeni anayasa 'her yanı dökülen' bir Türkçe ile yazılmıştır. Özetle, Anayasa’daki Türkçe bozuklukları, yalnızca dil açısından üzücü değildir. Aynı zamanda, çok çetrefil tüzel yorum sorunlan yaratabilecek niteliktedir."
Meclis'te ne görüyoruz? Bir avuç dinci Refahçı, öbür dincileri sürüklüyor. Neymiş, anayasanın 24. maddesinin son fıkrası kaldırılmalıymış. Zaten yapıyorlar ya, daha açık şeriatçılık yapacaklar, bu konuda en ufak bir engel kalmasın, Türkiye, Suudi Arabistan'a, giderek İran’a dönsün istiyorlar. Dinci Hoca, ne demişti:
İran'a dokunan çarpılır!
Çarpılsın be dinci! Çarpılırsa belki düzelir yercil (laik) Türkiye!
Ne diyor anayasanın 24. maddesinin son fıkrası:
“Kimse, devletin sosyal, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz."
Bu fıkranın kaldırılmasını isteyenlerin sinsi amaçları kabak gibi ortaya çıkmaktadır. Bunun üstünde bir fıkra daha var; onu değiştirmek ya da kaldırmak gericilerin usunun köşesinden geçmemektedir. O da şu:
“Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır.”
Bunun kalkmasını istemez dinci geçinenler. Çünkü o zaman, ileride kendilerine malzeme yapacakları, meze olarak kullanacakları çocuklara, gençlere egemen olamazlar.
Ben, dinci minci diyorum ya, bunların hiçbirinin Meclis albümünde, uğraşları dincilik değil. Kimi “mühendis", kimi şu, kimi bu diye yazılı, dincilikleri “gizli'' uğraşlarıdır. Yurttaşı tavlayıp, oyunu almak için bildikleri başlıca oyundur. Tuzaktır. Halkın gözü açılsın istemezler. Açılırsa, biliyorlar ki kaçacak delik arayacaklardır. Hiçbirinin uğraşında “gezici vaiz" diye yazmaz. Oysa, yaşamlarının büyük bölümü, “gezici vaiz”likle geçmiştir kiminin.
24. maddenin kaldırılması için verilen önergede adlan geçenler, ANAP’lı. Adları da şöyle:
Yusuf Pamuk, Kadir Ramazan Coşkun, Rauf Ertekin, Mustafa Kılıçarslan, Hasan Çakır, Mehmet Keçeciler, Vehbi Dinçerler, Eyüp Aşık, Alaattin Elmas.
Bravo Mesut Yılmaz’a! Dil konusunda değilse de, din sömürüsünde oldukça yol almış. Mesut Yılmaz'ın bilmediği bir şey var; bu yolda başan sağlasaydı, Süleyman Bey sağlardı. Saçının akının önüne düştüğünü gördü mü, görmedi mi ne bileyim? Mesut Yılmaz, Cumhuriyetin geçen yıldönümlerinden birinde, takılmış:
En çok öz Türkçe sözcük kullanan yazar! demişti. O zaman söylemedim, şimdi söylüyorum:
Ezanın Türkçe okunmasını neden istemiyorsunuz? Siz, bir Cumhuriyet çocuğusunuz. Yobazlık size yakışır mı?
Siyaset alanında ilk dersleri aldığı İzzet Akçal, öyle değildi. Bursa'da, Nâzım Hikmet’i kollamış, Balaban'ın özgürce resimler yapmasını sağlamıştı. Mesut Yılmaz, ders aldıklarına uymak zorundadır...
Türkiye'de Osmanlı’dan beri dil ile din çatışageldi. 1876 Anayasası'nda, din önde, dil şöyle “devletin işleri Türkçe yapılır” gibi, kıyıda bir maddede, arkalarda yer almıştı. 1923'te Cumhuriyet ilan edilirken yapılan anayasada “devletin dini İslamdır, dili Türkçedir" denilerek bir eşitlik sağlandı. Burada, başabaş geliyorlardı. Daha sonra, “Dini İslamdır" tümcesi kalktı, Türkçe sivrildi. Atatürk döneminde de İnönü döneminde de hep böyle oldu. 1945 Anayasası’nda, Türkçe en başarılı dönemini yaşadı, taa demokratların iktidara geldikleri “ karşı-devrim"e değin. Ezan, 1950'de Arapçalaştırıldı. Anayasa, 1952'de, Osmanlıcaya çevrildi yeniden. Bu, 1960 devrimine değin sürdü. 1961 Anayasası'nda, 1945’in izleri vardır.
Dilcimiz, Prof. Cem Eroğul, dilde bugünkü durum için şöyle diyor:
“Bugün Türkiye'de Türkçe, hızlı bir aşınma sürecine girmiş durumda. Türkçeyi doğru dürüst konuşan ve yazan insan sayısı hızla azalıyor. Dile, özellikle Batı dillerinden, dur durak bilmeyen bir sözcük akımı var. Bu sözcükler yalnızca yeni ürün ya da kavramları adlandırmak için alınmıyor. Var olan Türkçe sözcükler de atılıp yerlerine yabancılar kullanılıyor. Örnekse, açıkoturum yerine panel, toplu iletişim araçtan ÇTİLAR) yerine medya, ara sınav yerine vize, dönem sonu sınavı yerine final, bilgisayar yerine kompütür, gösterim yerine vizyon, dönüşüm yerine transformasyon, birikim yerine akümülasyon, cankurtaran yerine ambulans, canavar düdüğü yerine siren, deniyor...
Bozukluk ne yazık ki, sözcük düzeyinde de kalmıyor. Türkçenin yapısına aykırı birtakım kullanımlar hızla yaygınlaşıyor. Örnekse, ‘hayret bir şey' deyişi bugün herkesin ağzında. Yakında 'eyvah bir pilav’ gibi kullanımlarla karşılaşırsak hiç şaşırmayalım. Artık Türkçenin çivisi çıktı...
Dil için savaşım, yabancı terimlere Türkçe karşılıklar bulma çabası ile de sınırlı değildir. Topluma yol göstericilikle yükümlü olan aydınlar, günlük dilin özleşip varsıllaşması için de çaba göstermek zorundadırlar... Hiç bir aşamada. ‘Bu denli özleşme yeter, bu denli varsıllaşma yeter’ denemez. Güzelliğin sınırı olmadığı gibi, dillerin güzelleşmesinin de sınırı yoktur. Her şeyin başı dil bilincini edinmektir..."