14 Mayıs Karşıdevrimdi!.
14 Mayıs 1950'de iktidara gelen “Demokratlar" ın ilk çıkardıkları yasa, Arapça ezan yasağının kaldırılmasıydı. Atatürk’ün en büyük devrimi, dil devrimi, böylece yıkılmış oluyordu. Çok kimse. 1950'nin 14 Mayısı'nı, bir “devrim" olarak niteler. Bu, ülkede demokrasiyi yerleştirmek isteyenler için doğrudur. Adı “demokrat” olanlar açısından değil. Artık, ondan sonra din sömürüsünün önü alınamayacaktır.
Bugün, başta Süleyman Bey olmak üzere, “Demokrat Parti'nin devamı" olduğunu söyleyenler vardır. AP'nin 1960'lı yıllarda benimsediği “Kırat"ı alan, Süleyman Bey'in genel başkanı olduğu AP idi. Amaç, tarihe karışan "Demokrat Parti"nin oylarına konmaktı. Konmuşlardır da.
Gericiliğin büyüğü dilde başladı. SBF profesörü Cem Eroğul, "Anayasa ve Tüze Dilinin Türkçeleştirilmesi" başlıklı çalışmasında, “Karşıdevrim" bölümünde, şöyle diyor:
“Demokrat Parti'nin dil devrimi düşmanlığı, bu partinin yalnızca görünüşte halkçı olduğunun en büyük kanıtıdır. Çünkü halkı gerçekten seven ve sayan hiçbir siyasal akım, halka uygarlık yolunu açacak bu türden bir yeniliğe karşı çıkmayı usunun köşesinden bile geçirmez. Oysa DP, siyasal erke tırmanır tırmanmaz Türkçe düşmanlığını sergilemeye başlamıştır.
Bu Türkçe düşmanlığının en büyük eylemi, anayasanın 1945’te Türkçeleştirilen metninden vazgeçilip 1924 metninin yeniden yürürlüğe konmasıdır. Bu yönde ilk adımı, DP’nin dört kurucusundan biri olan Fuad Köprülü atmıştır. İstanbul Milletvekili Köprülü'nün 203 arkadaşıyla birlikte verdiği anayasa değişikliği önergesinin gerekçesi, 1945 yılında yapay bir dil yaratıldığı, anayasada 'yaşayan dil'e dönülmesi gerektiğidir. Bu ilginçtir. Çünkü Köprülü, olduğu gibi eski metne dönülmesini değil, bu arada tutmuş olan kimi sözcüklerin korunmasını istemektedir. Kalmasını istediği sözcüklere ilişkin olarak şu örnekler verilebilir. Bilakaydüşart yerine kayıtsız şartsız, iskat yerine düşürme, intihap yerine seçim, müruruzaman yerine zamanaşımı, reis yerine başkan, muvafık bulma yerine uygun bulmak, müddeiumumilik yerine savcılık, mümanaat yerine engel olmak, teşkilatı esasiye kanunu yerine anayasa (ancak, yine kendi önerisinin 102. maddesinde, bu kez anakanun diyor!) Bu ve bunun gibi örneklerin açıkça kanıtladığı bir gerçek vardır. Yasa yoluyla yapılan değişikliklerin hiç değilse bir bölümü 'yaşayan dil'e girmektedir. Dolayısıyla, henüz yeterince yaygınlık kazanmamış sözcüklerin kaldırılıp bunların yerine eskiye dönülmesini istemek, tutunabilecek birtakım sözcüklerin yaşama olasılığını daha başından ortadan kaldırmak demektir, öyleyse, bu tür tutarsızlıkların sonucu, ister istemez karşıdevrime hizmet etmektir.
Nitekim bu örnekte de böyle olmuştur. Fuad Köprülü, Halide Edip Adıvar gibi, dil konusunda çelişkilerden kurtulamamış aydınların açtıkları kapıdan hemen karşıdevrimciler girmişlerdir. Köprülü'nün önerisi genel kurulda görüşülürken, bu sefer İzmir Milletvekili Zühtü Hilmi Velibeşe ile 185 arkadaşının önerisi gelmiştir. Bu yeni öneriye göre, 'uydurma' dilden kurtulmak için bulunabilecek en iyi çözüm, 1945 metnini bütünüyle yürürlükten kaldırıp 1924 metnine geri dönmektir. Anayasa Komisyonu da, önce Köprülü ve arkadaşlarının önerisini benimseyip kendisi de bunun üzerinde birtakım değişiklikler yapmışken, düşünce değiştirmiş, bu kez de toptan gen dönüş önerisini benimsemiştir."
Prof. Cem Eroğul’a göre. Türkiye'de, 1952 yılının Aralık ayında 1945 Anayasası’nın diline ilişkin olarak Meclis'te yapılan görüşmeler. Türk aydınının özyapısını anlamak bakımından eşi az bulunur bir kaynak niteliğindedir. Şöyle diyor Eroğul:
“Örneğin 1945'te an dil davasının bayraktarlığını yapan, Dahili Nizamname'nin İçtüzük'e dönüştürülmesini önerileri Feridun Fikri Düşünsel, eski dile dönüş önerisini candan benimseyerek Meclis kürsüsünde şu sözleri söyleyebiliyor
Arkadaşlar, böyle bir hakikat gününün bu millet tarafından bu salona getirilmiş olmasını candan temenni etmekte idim. İşte o gün geldi. Bu hakikat, bu güneş günü geldi.
Ağrı Milletvekili Kasım Küfrevi, her ne pahasına olursa olsun Türk Dil Kurumu'nu küçük düşürebilmek için 'insan' sözcüğü Türkçe olmadığından kurumun buna 'diksürüngen’ diyecek bir kafa yapısında olduğunu ileri sürebiliyor. Bir tür aydınımızı tanımak bakımından, Seyhan Milletvekili Sinan Tekelioğlu’nun şu sözleri özellikle ilginç:
... Memleketimizde tek parti ve diktatörlük idaresinin hâkim olduğu sıralarda milletin dilini dinini ortadan kaldırarak bambaşka bir şekle sokmak istediler... Netice itibariyle, Büyük Ata Güneş-Dil Teorisi'ni kabul etmekle eski ve güzel lisanımızın devamına karar verdi. Fakat O'nun ölümünden sonra nedense bu Dil Kurumu yine eski yola gitti. Bulgaristan'dan getirilen bir mütehassıs Ermeni delaletiyle kimsenin anlayamadığı Türk lisanına yeni yeni kelimeler soktular. Mesela arkadaşlar 'oturum' yahut şuna buna benzer kelimeler eskilerin manasını karşılayabilir mi acaba!.. Bundan maksat eski tarihleri unutturmak, eski tarihi yok etmektir."
(Zavallı Tekelioğlu, bugün herkes “oturum" sözcüğünü kullanıyor. Arapça "celse"yi kim anımsar, kim bilir?)
1950'de, dilde karşıdevrim, ilkin ezanın Arapçaya çevrilmesiyle başladı. Köy Enstitüleri’nin, halkevlerinin kapatılışı sökün etti ardından. DP’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Avni Başman, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasına karşı çıktı, bakanlıktan ayrıldı. Köprülü filan da, neden sonra, DP'den ayrılacaklardı.
Atatürk. 1932’de başlattığı dil devrimine. ölümüne dek bağlı kaldı. Prof. Cem Eroğul. “Atatürk'ün Güneş-Dil kuramıyla birlikte yeni sözcüklerden vazgeçtiği, dahası, bu kurama, vazgeçişini örtmek için sarıldığı savı, çirkin olmak bir yana, düpedüz yalandır. Yalan olduğunun kanıtı, doğrudan doğruya Atatürk'ün söz ve eylemleridir" diyor. Örnekler veriyor, ölümünden iki ay önce, 5 Eylül 1938’de yazdırdığı bırakıt belgesinde (vasiyetnamesinde) Dil ve Tarih kurumlarına çalışmalarını etkin bir biçimde sürdürmelerine yetecek sürekli bir gelir bırakmış olması, bunun en önemli örneği değil midir?
15 Haziran 1995, Cumhuriyet