Dil Bilinci (5)

İlerici-Gerici Kavgası...
(Dünyanın pek çok ülkesinde, ülkenin dilinin özleştirilmesi çalışmaları yapıldı. Prof. Cem Eroğul, bunun güzel bir taramasını yapmış, özellikle Fransızcanın arılaştırılması konusundaki çabaları, bir bir saptamış. Fransa ile Türkiye'nin bu konularda neler yaptığını sergilemiş. Prof. Cem Eroğul, özetle şöyle diyor araştırmasında:
"... Gerçek şudur ki, bütün diller bilinçli bir çaba ile geliştirilmişlerdir. İlk büyük örnek, Yunanca karşısında Latinceyi geliştiren Vergilius, Cicero gibi, İ.Ö. birinci yüzyılın ünlü Romalı yazarlarınca verilmiştir. Aynı işi, daha sonra, Araplar da yapmışlardır. Yunan dilinin terimlerinin çevrilmesi için Abbasi halifesi Elmemun (9. yüzyıl) Bağdat'ta Beytülhikme’ adıyla bir ‘Akademi’ kurdurtmuş ve böylece, otuz-kırk yıl içinde yetkin bir Arapçanın oluşturulmasını sağlamıştır.
On dördüncü yüzyılın başında Dante, Latince ile İtalyanca arasında gidip geldikten sonra, siyasal anlamı açık bir yeğlemeyle İtalyancaya yönelmiştir. Aynı tutum, on altıncı yüzyılın başında Luther tarafından sergilenmiştir. Başta Saksonya lehçesi olmak üzere çeşitli Alman lehçe ve ağızlarından yararlanan Luther, yabancı sözcüklere yer vermediği Incil çevirisinde, bilinçli bir çabayla ortalama bir Almanca yazım dili yaratmıştır. Luther'in öğrencisi olan Agricola, aynı yüzyılda, Fin yazın dilinin temelini atmıştır. Aşağı yukarı aynı dönemde yaşayan Shakespeare’in çağcıl İngilizcenin oluşumundaki payını herkes bilmektedir. On yedinci yüzyılda Komensky, ülkesindeki Latince yerine Çekçe eğitime önayak olmuştur. Macarlar da, dillerini geliştirme çabasını, on sekizinci yüzyılın sonundan itibaren, büyük bir direçkenlikle yürütmüşlerdir..."
Dillerde yapılan özleştirme çabalarının böyle uzun uzun anlatılması, kimi okurlara sıkıcı gelebilir. Bunu biliyorum. Kimi okurlar, benim de politikacılar arasındaki dedikodulara yer vermemi isteyebilirler, örneğin, Süleyman Bey'in, Uzakdoğu gezisinden dönerken, bavullar yüzünden uçağın kalkamadığını yazmak, çok tatlı bir dedikodu olabilirdi. Kulaktan kulağa söylentilere göre, sözde, bu bavul dedikodusunu Tansu Hanım çıkarıp yaymış. Süleyman Bey’in gazetecileri var da, Tansu Hanım’ın yok mu? Süleyman Bey, dedikoduları öğrenince küplere binmiştir, binmez mi?
Ben, Prof. Cem Eroğul’un araştırmalarına geleyim: Cem Eroğul, Macarların sözcük türetme yöntemlerini ünlü dilci Agop Dilaçar’ın ağzından şöyle aktarıyor:
“ Yenicilerin yöntemi başlıca şu yollardan yürümüştür: Eski sözcükleri diriltmek; ağız sözcüklerini yazında kullanmak; sözcükleri kırpmak, bitiştirmek, parçalananlara bağımsızlık vermek; donmuş kökleri bağımsız olarak canlandırmak; ses uyumu sağlamak; eklerle sözcük türetmek; dilde bulunmayan kavramlan anlatan yabancı sözleri çeviri yoluyla dile almak ve her şeyden sonra, yeni sözcüklere bir yaşama savaşı hakkı, anlamlara yerleşip durulması için de bir ara süresi tanımak... ”
Cem Eroğul, bu ayrıntılı alıntıyı yaptıktan sonra, görüşünü şöyle açıklıyor:
*... Dil, birçok ülkede bir ‘siyasal mühendislik' işi olmuştur. Büyük dillerin, bilinçli çabalar olmadan kendiliğinden geliştiğini sananlar çok yanılıyorlar. Sadri Maksudi 'nin (Arsal) (1930 Türkçesiyle) dediği gibi: 'Dil daima yaradılış iptidai halklarda şuursuz yaradılır, medeni olmak isteyen milletlerde ise şuurla yaradılır. Dil yaradılmaktan murat, dillerin esas unsurlar, söz kökleri hâzinesi ve gramer şekilleri değiştirilemez, demektir’ . ”
Cem Eroğul, dilin özleşmesi konusunda, gençliğinde uzun süre. ‘Dil doğal gelişimine bırakılmalıdır’ aldatmacasına kendini kaptırdığını söylüyor, bu konuda şöyle diyor:
"Dil alanında en tehlikeli olan savlardan (iddialardan) biri de, ‘Dil doğal gelişimine bırakılmalıdır’  savıdır. Tehlikesi, bu görüşün ilk anda çok doğru görünmesidir. Oysa, biraz düşünüldüğünde, bunun aldatıcı olduğu hemen görülür. Dil bilincinin doğmadığı dönemlerde, gerçekten de, doğal' denmese bile ‘kendiliğinden’ diye nitelenebilecek bir gelişim olmuştur. Ancak, dil sorunu bir kez ortaya atıldıktan sonra, artık yansız kalma, işi oluruna bırakma gibi seçenekler kalmamıştır. Hepimiz ister istemez bir yan tutmaktayız. Türkiye ’de her aydın, daha ağzını açtığı ya da kalemi eline aldığı anda, dil kavgasında yerini alır. Böylece de ortada ‘doğal’ gelişim diye bir şey kalmaz. Böyle olması için, konuşma ya da yazı konusunun dil olması da gerekmez. Herhangi bir konuda düşünce yürütülmekte olunması yeter. Dahası, kişinin dil konusundaki tutumu bilinçsiz bile olabilir, örneğin, çok sıradan bir işimize ilişkin olarak 'ayakyolu' yerine Tuvalet' (ya da ‘hela', ‘WC’ vb.) dediğimiz an, yan tutmuş oluruz. Bundan kurtulmak olanaksızdır.
Onun içindir ki, Türkiye'de, bilinçli olsun ya da olmasın, en yaygın siyasal kavga, dil kavgasıdır. Herkes bunun içindedir. Sorun, bu kavgada, ileriden yana mı, geriden yana mı tutum takınılacağıdır. Yoksa, tutum takınmamak diye bir seçenek yoktur. Durum böyle olduğuna göre de, en ussal çözüm, hiç değilse yaptığını bilerek yapmaya çalışmaktır..."
      ★★★
Karaman da Dil Bayramı kutlamaları bir şölen biçiminde geçti. Son gün, Sevgi Özel, Emin Özdemir'le birlikte ben de konuştum. Karamanlılara, özellikle ezanın yeniden Türkçe okunması için çaba göstermelerini önerdim. Karamanoğlu Mehmet’in buyruğunun gereğiydi bu. Bir de, namaza çağrı olan ezanın, ses yükseltir'den (hoparlör) değil; ezgisiyle, güzel sesli kişilerce söylenmesi gerekir.