Türkçe ile Kürtçe.... Prof. Cem Eroğul. 2800 dolayındaki dil arasında, kendi benliğini koruma yarışını yitirenlerin bile korunmaya ve geliştirilmeye çalışılmasını savunuyor, bunun bir insanlık borcu olduğunu, bu yarışta bir yer tutabilecek dillerin geliştirilmemesinin ise düpedüz insanlığa karşı bir suç olduğunu söylüyordu. Cem Eroğul, şöyle diyordu:
“Bu 'borç' ve 'suç' sözcüklerini gelişigüzel kullanmıyorum. İnsan, düşünen hayvandır. Düşünme yeteneği ile insanlaşma arasında teke tek bir ilişki vardır. Her dil, bu düşünme yeteneğinin özgül bir varoluş biçimidir. İnsanlık ailesi, bu varoluş biçimlerinin bolluğu ve çeşitliliği ölçüsünde insan olma niteliğini geliştirebilir. Bu aileyi, ne denli alçakgönüllü olursa olsun, herhangi bir dilin özgül katkısından yoksun bırakmak, insanlaşma sürecine bu alandaki borcunu ödememek demektir. En üst düzeyde gelişme gizilgücünü taşıyan bir dili göz göre göre yozlaştırmak ise, insanlığa karşı açıkça suç işlemek demektir.
Kimileri, dillerin sayısını azaltarak insanlar arasında iletişimin kolaylaştırılabileceğini sanabilirler. Bu büyük bir yanılgıdır. Ölen her dil, düşüncenin belli bir varlık biçimini de kendisiyle birlikte gömüte götürür. Düşüncenin gereci olan dil yoksullaştıkça, iletişim aracı olarak dilin varsıllaşabileceğini varsaymak, çok tehlikeli bir yanılsamadır.
Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, her dilin de düşünceyi bir oluşturma biçimi vardır. Bu biçimi özden koparmak olanaksızdır. Başka bir biçime aktarılan öz, kaçınılmaz olarak bir şeyler yitirir. Örnekse, Türkçenin ‘cari’ sözcüğünü, İngilizcenin 'bome' sözcüğünü, bu sözcüklerin kapsadığı anlam alanlarını hiç zedelemeden başka bir dile çevirmek olanaksızdır. Böyle anlam yüklü sözcükler, kendi dillerinde, ilişkide bulundukları deyimlerle, atasözleriyle birlikte yaşarlar. 'Cümbür cemaat' başka bir dile taşınmak olanaksız olduğuna göre, her tekil aktarım ister istemez sakatlayıcı bir koparmaya yol açar.
Bunları söylemek, 'çeviri olanaksızdır ya da çeviri yapılmamalıdır' demek değildir. Nasıl ki, koparılan her çiçeğin ister istemez solacağı gerçeğinden, çiçek koparmamak gerektiği sonucu çıkarılamazsa. Ancak, aynı çiçekler hep koklanmak isteniyorsa, bu çiçekleri yetiştiren bahçelerin korunması gerekir. Diller için de durum aynıdır. Her dil dış dünyayı başka bir gözlükle algılar. İnsanlık, bu gözlüklerin sayısıyla varsıllaşır, insanlaşır, öyleyse, kendisine insan diyen herkesin insanlığa karşı borcu, elinin erdiği her dil için bu koruma ve geliştirme savaşımını vermektir.”
Prof. Cem Eroğul’un araştırmasını aktarırken, elimden geldiğince, araya girmemeye çalışıyorum. Eroğul, şöyle sürdürüyor:
“Ne var ki, doğası gereği, kişi bu savaşımı ancak kendi anadilinde en etken (müessir) bir biçimde yapabilir, öyleyse, şu ya da bu topraklarda yaşayanların insanlığa karşı ödevi, kendi anadillerini korumak ve geliştirmektir. Türkiye'de başlıca iki dilin hatırı sayılır bir toplumsal tabanı vardır: Türkçe ile Kürtçe. Anadili Türkçe olanların görevi Türkçenin özleşip gelişmesine, anadili Kürtçe olanların görevi de Kürtçenin yetkinleşmesine çalışmaktır.
Görüldüğü gibi, konunun dışlayıcı bir ulusçulukla hiçbir ilişkisi yoktur Buna karşılık, böyle bir yaklaşımı, geniş anlamda ulusçuluğun gereği saymak olanaklıdır. Ulusçuluk, kendi ulusunu dünya uluslar ailesinin eşit bir üyesi sayarak yüceltmeye çalışmaksa, Türk ulusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Türk ve Kürt kökenli insanların anadillerini geliştirmek, böyle bir ulusçuluğun gereğidir.
Böyle bir gereğin Türkçe için daha da ivedi olduğunu söylemenin de dar bir ulusçulukla hiçbir ilgisi yoktur. Türkçe, Türkiye’nin hem devlet dilidir, hem de Kürt kökenli yurttaşlar dahil, herkes için en yaygın düşünme ve iletişim aracıdır. Dolayısıyla, Türkçeyi geliştirmek, anadili Türkçe olmayan yurttaşlarımıza karşı da bir borcumuzdur. Ancak, açıktır ki, bu borç ödenirken, yurttaşlarımızın kendi değişik anadillerini geliştirme çabalarına da omuz vermemiz gerekir. Bu hem insanlık, hem de yurttaşlık görevimizdir.
Böyle kucaklayıcı bir ulusçuluk anlayışı, insan sevgisinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yaklaşımda, örneğin Almancayı geliştirmek, anadili Almanca olan İsviçrelilere de bir hizmettir. Dahası da var. Diyelim Fransızca bilen biri için, Fransızcanın yetkinleştirilmesi, düşünme yeteneğinin artırılması gerektir. Böylece o kişinin daha da insanlaşmasına katkıda bulunulmuş olur. Bugün en çok konuşulan arsıulusal (beynelmilel) dil İngilizce olduğuna göre, anadili İngilizce olanların bu dili yetkinleştirmek için gösterdikleri çabalar, doğrudan doğruya insanlığa hizmettir.
Her dil bir dünyadır. Kişi öğrendiği her dille, insanlığın bir boyutunu daha içselleştirmiş olur. Dolayısıyla, edindiği yeni dil ne denli varsıl olursa, insanlık kazanı minin o ölçüde kapsamlı olacağı açıktır. Ancak, kaç kişi ikinci ya da üçüncü bir dili kendi anadili gibi öğrenebilir? Bunu başaranlar, küçük bir mutlu azınlıktır..."
* ★*
Türkiye Yayıncılar Birliği, gazetelerin “promosyon" amacıyla, okurlarına kitap dağıtmalarını kınadı. Merkezleri İstanbul'da bulunan 55 yayınevi yöneticisi de, yazarları, çevirmenleri, okurlarla, kitapçıları gazetelere “promosyon " için kitap vermemeye çağırdı.
Yayıncılar, “Tiraj kaçışıyla yapılan bu tip promosyonlar kitabın oluşum sürecindeki yoğun emeği gözardı eden, saygınlığını yitiren, onu 'ucuzlatan', dolayısıyla kültürel geleceğimizi tehdit eden girişimlerdir, daha önce verilen deterjan, makama, diş macunu, çorba, çarşaf vb. basit tüketim maddelerinin yanına tereddütsüz kitabı da ekleyen ve böylece kitabın kültürel kimliğini de yok eden bir zihniyettir karşımızdaki..." dediler.
★★*
“Abdülcanbaz"dan dolayı. Turhan Selçuk’u kutlamak istiyorum...
Taşlama ustası Hasan Çelebi, yeni taşlamasında şöyle diyor “Tüm ülkede bayram ediyor yoksul ahali/Zümrütçe yeşillendi, 'yeşil kart' ile iller/Efsane Süleyman ile Belkıs unutuldu/Bol gösteri, bol yemleme pot kırma pozunda, /Efsaneleşir gayrı Süleyman ile Çiller. ’’
4 Haziran 1995, Cumhuriyet