Kıbrıs Fatihi Bülent Ecevit, 20 Temmuz 1974'te Kıbrıs'a çıktığı zaman, buna “Barış Harekâtı" diyorduk; Yeni Ortam'da çalışıyordum. Buna "işgal" diyen yazarlarımızdan Oya Baydar gazeteden ayrılmak zorunda kalmıştı. Şimdi, düşünüyorum da Oya haklıydı.
Bülent Bey’in ayakları yere değmiyordu. Kıbrıs'ın kendisine -en az-yirmi yıl sürecek bir iktidar kapısını araladığını düşünüyordu. Bunu, Uğur Mumcu’yla birlikte gittiğimizde, bizlere söylemişti. Saçlar boyanabilirdi ama, düşler gibi gerçeklen pembeye boyama olanağı yoktu. Ecevit, iktidardan düştükten sonra, Rauf Denktaş Ankara'ya gelmiş. Süleyman Bey’le görüşüp dönmüştü. Bülent Bey'i aramamıştı bile. Gerekçe olarak:
Telefonunu bilmiyordum! dediğini duyduk, inanmadık...
Bülent Bey, şimdi Rauf Bey gibi düşünüyor. O da onun gibi, "Birleşelim!" diyor. 1974'ten beri Kıbrıs yarası sanlamadı, açık duruyor. Bir yaraya ameliyat yapılır, sonra dikilir. Yara açık kalırsa, mikrop kapar. Kangren otur. Bülent Bey'e Denktaş. Kıbrıs yarasının kangrene dönüşmesinden sorumludurlar. Yirmi yıl bu, dile kolay! Ölüyü, öldürene sürütürler! Denktaş, Kıbrıs’ta federasyonun adını ağzına almamaya özen gösteriyor gibi. Her şeyden önce, Kıbrıs'ta ivedi çözüme ulaşılması gerekiyor. Karşılıklı kabul edilebilir, birlikte yaşanabilir bir çözüm bulunması zorunlu. Federal Kıbrıs oluştuktan sonra, Federal Kıbrıs'ın organları Avrupa Birliği'ne girip girmemeye karar verirler. Bu, Türkiye'nin de Avrupa Birliği’ne girmesini kolaylaştırır. Ama; şimdiden Rauf Bey'in Federal Cumhuriyeti adına konuşması son derecede yanlıştır. Aksi halde, Kıbrıs Rum kesimi, bütün Kıbrıs adına Avrupa Birliği’ne girecek; işte o zaman Türkiye, Avrupa Birliği'ne üye bir ülkenin topraklarının yüzde 37'sini "işgal" etmiş konuma düşecek. Türkiye ile Avrupa Birliği iyiden iyiye karşı karşıya gelecek. Ne diyor Denktaş:
Eğer, Avrupa Birliği Kıbrıs Rum kesimini, bütün Kıbrıs adına Avrupa Birliği'ne alırsa, biz de Türkiye'ye entegre oluruz, birleşiveririz!
Bu da son derecede yanlış bir politika. Çünkü, Avrupa Birliği'ne üye olmuş bir ülkenin bir bölümünü Türkiye'nin kendine bağlaması, bir düşten başka bir şey olamaz. Avrupa Birliği, böyle bir Türkiye'yi üyeliğe alır mı?
Kıbrıs'ın garantörleri, Türkiye, Grekler ile İngiltere, Avrupa Birliği çatısı altında bir yazgı birliği çabasında olmak durumundadırlar. Kıbrıs garantörleri için Avrupa Birliği bir "çekim merkezi "dir.
Türkiye’de, Türkiye'nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı olanlar, Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye ile bütünleşmesini ön plana çıkararak, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini bozmaya çalışıyorlar. Öğrendiğime göre, Rauf Bey'i bu yönlerde destekleyenlerin başında, danışman, durumundaki Prof. Erol Manisalı gelmekte. İkisi de hem Kıbrıs’a, hem Türkiye'ye yazık etmekteler. Kahraman Bülent Ecevit, "Birleşelim!" diyor. Avrupa, Türkiye'yi taşaklarından yakalamış, kıvrandırıyor. Hiç usu başında adamımız yok mu bizim?
Rauf Bey, neden kafasını, düşüncelerini bir türlü değiştirmiyor. Kıbrıs'taki "federasyon" görüşünü göz ardı ediyor?
Pazar günkü Hürriyet’te, Ferai Tınç ile Hüseyin Alkan’ın yazılan ilginçti. Denktaş, Hüseyin Alkan'a "sistemin işlemez hale geldiğini, Başkanlık Sistemi'nin kaçınılmaz olduğunu"söylüyordu. “Seçimi düşünen kişilerle bu iş yürümez " diye ekliyordu. Hem 20 yıl işbaşında kal, hem de gözün doymasın! Peron mu bu adam? Olmamalı! Gerçi, Kuzey Kıbrıs'ta Cumhurbaşkanını halk seçiyor; bu yüzden Rauf Bey de kendinde olağanüstü yetkiler görüyor. Sorumsuz yetkili gibi davranıyor...
Bütün olumsuzlukların sorumlusu ben değilim, beni sorumsuz Cumhurbaşkanı yaptılar! diyor. Ama politikanın içinde, göbeğinde. Kuzey Kıbrıs'ta ne olduysa, bunun başlıca sorumlusu kendisi miydi? Ulusal Birlik Partisi’ni halka sunan oydu. "UBP’ye ben kefilim!" diyordu. Eski Başbakan Derviş Eroğlu'yla araları açılınca, Ulusal Birlik Partisi bölündü, ortaya Hakkı Atun’un Demokrat Parti'si çıktı. Demokrat Parti'nin -gizli-en yetkili kuruluydu Rauf Bey. Orada, Rauf Bey’in dediği mi olurdu?
Rauf Bey, Kıbrıs’ta çözümü engelleyen tek adam, demek hiç de yanlış olmaz mı?
Kıbrıs Rum kesimi lideri Giafkos Klerides, Ekim 1994’te, Rauf Bey’e şöyle der
Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği 'ne gireceğini kabul et, ben de sen ne istersen onu kabul" edeceğim. Yani, İsviçre tipi egemenlik örneğini Federal Cumhuriyet'te dönüşümlü cumhurbaşkanlığını, Güney'deki Rum göçmenlerin Kuzeydeki eski evlerine, dönmemelerini, yani salt Kıbrıslı Türklerden oluşacak bir Kuzey Kıbrıs'ı, hepsini hepsini kabul edeceğim.. Bunlara “evet” demeye hazırım. Yeter ki, sen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti'nin, Avrupa Birliği'ne girebileceğini söyle.
Rauf Bey, söylemedi. Görüşmeler bunun için tıkandı. Bunu diyebilse, o zaman toplumlar arası görüşmelerin önü açılacak. l-ıh, söylemiyor!
Kıbrıs'a giden herkes, "önce çözüm" diyordu: Erdal İnönü, öyle diyordu; Onur Öymen öyle diyordu. Bir tek, Rauf Bey çözümü öne çıkarmaktan kaçıyor. “Biz, Türkiye 'den önce Avrupa Birliği‘ne giremeyiz!" diye tutturuyordu. Oysa, bu kafayla gidilirse, Türkiye'nin gümrük birliği anlaşması da suya düşecekti. Rauf Bey, buncağızı düşünemiyor muydu?
Dinsel ağırlıklı kitapları "Yeni Asya Yayınları" arasında çıkmıştı, o zaman çok şaşırmıştım; yazdım.
Bir süre önce, Karaman'da Dil Bayramı’nda, "Arapça ezan" seslerinden rahatsız olduğumu yazdığım günlerdeydi. Kuzey Kıbrıs'tan Gime'den bir okur telefon etti:
Burada kiliseden sürekli Arapça ezan sesi geliyor, askeri birlik içinde olduğu için kiliseye ulaşamıyoruz! diyordu
Ne kilisesi kardeşim, ne ezanı?
Meğer, Kuzeydeki tüm kiliseler cami yapılmış. Arapça ezan sesleri oradan geliyormuş. Bunun da sorumlusu Rauf Bey değil mi?
25 Temmuz 1995, Cumhuriyet