Ruhi Su’nun, Çumra'da sürgün olduğu sırada, O’na yardımcı olan Çumra C. Savcısı Muharrem İlleez'i titiz bir araştırmayla bulup ortaya çıkaran, savunman Lütfi Özçimen'e teşekkürle yazıya başlıyorum. Lütfi Özçimen, asıl Ermenekli, Konya'da çalışıyor. (Telefonu: 0 332/351 53 95.)
Çok heyecanlanmıştım. Türkiye’de Muharrem İlleez gibi savcılar da vardı demek. Lütfi Özçimen'in mektubunu aldıktan, kendimce de kısa bir araştırma yaptıktan sonra. Sıdıka Su’yu aradım. "Savcı, Ruhi Bey'den saz da öğrenmek istemiş" dedim. O da heyecanlanmıştı. Şöyle dedi:
"Tabii, Ruhi'den saz öğrenmek istedi. Bir cura aldı; bir sabah Ruhi’nin kaldığı otele gelmiş:
Ben cura öğrenmek istiyorum! demiş.
Çumra'daki halkın bir kısmı Ruhi'ye karşı, bir kısmı değil. Savcıyı (Muharrem İlleez'i) ben de tanıdım. Ben de Çumra'ya gittim, hapisten çıktıktan sonra; bir hafta Ruhi’yle birlikte olduk. Ben Ankara'dan izin alarak gittim. İşte o sırada savcı bizi evine çağırdı. Şimdi anımsamıyorum, ama birkaç da arkadaşını çağırdı, bize çay ikram etti ki, öylesine önemli bir şey.
Şimdi bu savcının yaptığı önemli bir şey, Ruhi oradan ayrılacağı zaman, Çumra istasyonu yakınında bir yerde Ruhi'ye bir konser verdirtti. Bu bir 'ayrılış' konseriydi. O zaman, tüm Çumralılar çözüldüler. Hepsi geldiler, Ruhi'nin boynuna sarıldılar. Ruhi'ye demişler ki:
Biz size yaklaşamadık, ama inanın hep sizi destekledik, buradan biran önce gitmeniz için, destekledik...
Üçüncüsü, Ruhi'yi alıyor savcı, Çumra Cezaevi'ne götürüyor. O zaman, cezaevinin duvarları filan yok, var, çok alçak duvarlar, duvarlardan atlayarak, sazı elinde Ruhi ile cezaevine giriyorlar. Savcı; daha önce:
Ruhi Bey, diyor, mahkûmlara türkü söyler misin?
Tabii, herkese söylerim ben, türkü dinlemek isteyenlere söylerim, diyor.
Duvardan atlayarak giriyorlar cezaevine. Ruhi orada mahkûmlara türküler söylüyor... Hep, bu savcı yapıyor bunları. O zaman Kemal Aygün (güvenlikçi) bir genelge gönderiyor, diyor ki: 'Ruhi Su, her fırsatta melanetini (kötülüğünü) saçan bir adamdır, buna fırsat vermeyeceksiniz!’ Fakat savcı Ruhi’ye: ‘Hiç merak etme, benim kaybedecek hiçbir şeyim yok!..’ diyor.
Ağır ceza başkanı mı ne, biri, bilemiyorum o adamcağız: 'Ben gidiyorum, emekli olacağım yakında, fakat yerime gelecek arkadaş mutlaka bu işi çözümler’ diyor. "
Neyi çözümleyecekler anlamıyorum. Sıdıka Su'ya soruyorum:
Ne için?
Ruhi'nin Ankara'ya nakli için. Ankara'ya naklini yaptırmıyor Kemal Aygün. Diyor ki: "Saygınlığını mı, geri vermek istiyorsunuz (itibarını mı iade etmek istiyorsunuz) yoksa Ruhi'nin, bu olmayacak!" diyor. “O her fırsatta melanetini kusan bir insandır” diye ekliyor. O zaman gelen yargıç, savcı ile bir olup kimseyi dinlemiyorlar, Ruhi'nin Ankara'ya naklini yapıyorlar. Çumra halkı, bu savcının davranışlarından sonra, -ben gittiğim zaman çok ilgi gösterdiler. Ruhi ile salaş bir otelde kalıyoruz, bizi dışarı filan çıkamıyoruz sanıyorlar, o denli üzülüyorlar. Benim durumuma da üzülüyorlar. O zaman kadın mahkûmlar var, ama çok az. Müthiş ilgisini çekiyoruz halkın. Bizi sık sık karpuz yemeye, bağa çağırıyorlar. Kaç kez gittik. Bulunduğumuz otelin sahibi de çok iyi bir adamdı...
Otelin adı neydi?
Otelin adını hiç anımsamıyorum, çok eski bir oteldi. Çok istiyorum oralara gitmek; Çumra’yı görmek...
Birlikte gideriz!
İnşallah! Mustafa Ekmekçi, o belgeyi, Lütfi Özçimen’in mektubunu bana vereceksiniz değil mi?
Tabii, o mektup sizin. Fotokopisini ben alırım, aslını size yollarım.
Nasıl olursa. Bir de atanan yargıç mı, yoksa yerine gelen yargıç mı Ruhi'yi Ankara ’ya nakleden, hangisiyse onun oğluyla bir ara bir ilişki kuruldu, ama ben değil de başkaları kurdu, o çocuk da babasının Ruhi'ye ilgisini filan söylemiş. “Ben çok çocuktum, babam anlattı...” demiş. Oğlu da sanıyorum İşçi Partisi’nde filanmış. Birde O'nu bulmak var...
Onu da ararız!
Zaten belgesel böyle olur, bunlar çıkacak ortaya.
Savcı Muharrem İlleez, o zaman 35-40 yaşlarında olmalı sanıyorum.
Savcı mı, işte o kadar. Ben Çumra'ya gittim, bana da “Hoşgeldin"e geldi. Ben bir hafta kaldığımda zaten evine gittik, çaya çağırdı.
Anladım!
Yani, şöyle gözümün önünde: Orta boylu, kumral 40-45 yaşında filan. Yalnız şunu söylediğini biliyorum Ruhi’ye: "Sen hiç üzülme, merak etme, benim dünyada kaybedecek hiçbir şeyim yok. Nereye sürecek? Nereye sürerse sürsün."
Olay kaç yılında oluyor?
1958.
1958 olamaz!
Öyleyse 1957'nin sonu filan. Tamam 1957'de çıktık hapisten, doğru. 1957'nin Haziranı’ydı, bunları hep yazsaymışız. Ne zaman çıktığımızı, tahliye olduğumuzu, ne iyi olurdu. Ama, araştırmacılar bulabilir. Adanadakiler anımsar, onlar çok kalabalıktı. Ve biz temmuzu, ağustosu Çumra'da geçirdik. Ruhi'ler Adana'dan salıverildiler, ben Sultanahmet'ten salıverildim!