Bodrum’da Mumcu Gününde (2) Bugüne Nasıl Geldik?

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin Bodrum’da düzenlediği, "Uğur Mumcu’yu Birlikte Analım" izlencesinde, emekli yazın öğretmeni, Bodrum Özel Yalı Ders­hanesinden, ÇYDD üyesi İsmail Hakkı Bayram ilgi çe­kici bir konuşma yaptı. Bayram, özetle şunları söyledi:

Sevgili Uğur Mumcu dostları, değerli konuklar, sevgili öğrencilerim!

Bugün gözyaşı dökmeyeceğiz. Yani, gözyaşı anma dönemi Türkiye’de kapandı. Evet, Uğur Mumcu gibi, dü­şünceleri uğruna yaşamım tehlikeye atabilen, her parça­sı, bugün milyonlarca insanımızda Uğur Mumcu olarak, gericiliğin, yozluğun ve yobazlığın karşısına dikilen kişilerin anılmasında hiç gözyaşı dökülmez, dökülmemeli.

Sizler, bizler ve bir davaya inanmış olan Türkiye ’de bi­zim gibi düşünen binlerce insan bugün Uğur Mumcu ile bütünleşiyor.

Ben olayın bir yanma değineceğim, şiddet, tarihte şiddet ve şiddetin getirdikleri, götürdükleri... Özellikle ül­kemizde şiddetin kısa bir geçmişine gidelim, bunlara de­ğinelim ve yaşadığımız olayları doğru yorumlayalım.

Bazı gerçekler, öfkeyle kinle karışık söylendiği zaman, belki o an için rahatlıyoruz; ama onu bilince çıkarmak, bilinç haline dönüştürmek, kitlelerin malı yapmak ve on­dan sonra da. o dava uğrunda eğitmek, onu yaşama ge­çirmek...

Bilinç, doğru bilinen bilginin yaşama geçirilmesidir doğru bildiğimiz şeyleri yaşama geçirmiyor, geçiremi­yor isek, bilgi olarak beyinlerimizde depo etmenin pek de bir anlamı yok.

Evet, şimdi şiddet olayı tarihte... Tarih tekerleğini hız­lı çevirmek isteyen kimi kişiler:

Efendim, bu tekerlek ağır dönüyor! diyorlar.

Tarih tekerleği ne hızlı dönüyor, ne yavaş dönüyor, o dönüyor! Bizim toplumumuzda, insanoğlunun insan ha­line dönüşünden günümüze değin, şiddetin olumlu olumsuz yanları. ..Bunu yaşadı toplumlar; şiddetin olumlu yanları var mıdır diye bir soru olabilir; şiddetin olum­lu yanları, işte az önce söylediğim, tarihin tekerleğini hızlandırabilirsek, haksızlığa uğramış insanların son tah­lilde şiddete başvurduğunu görüyoruz. Yani, insan do­ğasında. canlıların doğasında da bu var, savunma ref­leksi, şiddet araçlarına gereksinimi var. İnsanların, bakı­yoruz, 'yıkıcı akım' dediğimiz akım şiddet araçlarını öy­le geliştirmiş ki adeta teknolojiyle atbaşı beraber geliş­tirmiş. Bu araçları, tarih içinde sınıflı toplumlarda iktida­rı elinde tutan egemen güçler bu araçtan kullanmakta beis görmüyorlar. Engelsin (1820-1895) bir sözü usu­ma geldi, diyor ki:

Bir ülkede siyasal iktidar ile halk istekleri çatışırsa, siyasal erki elinde bulunduran iktidarlar şiddete başvu­rurlar! Ama. diyor Engels, onların yenilmesi de kaçınıl­mazdır!

Bir şiddet olgusunu sınıfsal açıdan göremedikçe yo­lumuzu aydınlatamayız. Demek ki şiddet, egemen sınıfların, varlıklarını sürdürebilmek için, iktidarda kalmak uğ­runa başvurdukları bir araçtır. Sonra bu aracı, bireysel olarak, mantığı budur, kişiden kişiye, kişilere uyguluyor­lar. Biz Türkiye'de. Osmanlı’da, bu şiddet olaylarını çok gördük, yaşadık. Osmanlı’nın sarayda bir şiddeti vardır uyguladığı; şehzadeleri değiştirirken öldürüyordu, kesi­yordu. (Fatih Kanunnamesi). Padişah hal'lennde, boğu­lan padişahlar vardı, öldürüyorlardı. Ve asıl üzerinde dur­mamız gereken, 1960'lardan sonra. Türkiye'de şiddet olayları... 1960’larda, bugünkü duruma gelişimizin to­humlan atılmıştı.

Efendim, Türkiye’de şiddete başvuran sağ iktidarlar. 50 yıldır bu memleketi onlar yönetiyorlar. 50 yıldır da şid­deti, onlar araç olarak kullanıyorlar. Kime karşı kullanı­yorlar? Sömürdükleri sınıflara karşı, yoksul kesim, halka karşı...

196027 Mayıs devriminden sonra, biliyorsunuz. Tür­kiye'de bir gerçek Türkiye İşçi Partisi gerçeği vardı. O güne değin, yasaklanmış sosyalist görüşler, ilk kez legal olarak öne çıkıyor ve çalışıyor.

İşte o günlerde birtakım faili meçhul cinayetler işlen­meye başlandı. Kimliği belirsiz bazı kişiler, kimliği belir­li bazı kişileri öldürmeye başladı. Egemen sınıfın söyle­mi buydu. Tabii bu arada, tek tük duymaya başladık; iş­te, cinayet işlendi, kimi kişiler cinayet işledi, öldürülenin kimliği belli, kimdi öldürülen? Öldürülenler gerçek yurt­severler, halk için çalışan insanlar, halk çocukları.

Egemen sınıfın savunması da şuydu: Türkiye'de şid­deti kendilerine göre (yorumluyorlardı): ’Bu olaylar ko­münistlerin uzantılarıdır. Komünizm tehlikesine karşı ön­lem almamız gerekir'. Mantık budur. Kim alıyor önlemi? Yasalar almıyor, yasadışı birtakım güçler alıyor, insanla- n öldürerek alıyor. Yıllar belleklerimizde canlanırsa, ge­lişmeler şöyle oldu: Türkiye'de şiddetin ıç kaynaklan vardı, dış kaynaklan vardı, iç kaynak demin anlattığım biçimde, asıl şiddeti uygulayan güçler, komünizm teh­likesini bahane ederek, ülkede gerçekten tam bir de­mokrasi isteyen, halktan yana birtakım önlemler alınma­sını isteyen kişilere yöneltilmiş şiddet. Onların gerekçe­si buydu ama, onlar bu gerekçeyi birtakım 'vatan-millet-Sakarya' edebiyatı ile yapıyorlardı.

Öldürülen insanlar bu gerekçeye bağlandı. Sonuç:

Efendim, bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz! diyordu binleri.

Tespih çeken elle, tetik çeken el bir olur mu? diyor­du birisi. Başka birisi:

Eee bu çocuklar, bu tosunlar devletten yana, bunla­rı koruyalım! diyordu. Bütün bunlar, us, mantık süzge­cinden geçirildikten sonra, ortaya şöyle bir gerçek çıkı­yor: Devletin en üst kesiminden, en alt kesimine değin, belli kişiler, güçler bugünkü durumu elbirliğiyle yarat­tılar...  (Alkışlar)

(I. H. Bayram’ın konuşmasının arkası, salı günü yayım­lanacak.)