Şimdiki adıyla Et-Balık Kurumu, eski adıyla "Et Kombinası" denilen yerde çalışan sendikacı Demirhan Tuncay'ın, olaylar sırasında, defterine geçirdiği notlarını okumayı sürdürüyorum. Demirhan Tuncay'a, "Gençlerin cesetlerinden kıyma yapma" konusu, "olacak iş" görünmüyordu. Bu konuda şunları yazıyordu defterine:
Ankara Et Kombinası'nda çalışanlar için de çok onur kırıcı bir durumdu. Olayı çok hızlı bir biçimde soruşturduk. Doğru olmadiğini öğrendik. Ancak bu konu ile ilgili olarak, Kombina Müdür Muavini ile iki işçinin gözaltına alındıklarını, bu nedenle işe gelemediklerini saptadık.
Sendika Yönetim Kurulu üyelerimizle birlikte, Ankara Kombina Müdürü'ne giderek, olayı tekzip etmesini, eğer bu görevi yerine getirmezse sendika olarak basına, TRT’ye tekzip göndereceğimizi söyledik. Müdür, her şeye rağmen ecele etmememizi, biraz sonra sıkıyönetimden arama yapmak üzere geleceklerini, hiç değilse, aramanın sonucunu beklememizi önerdi. Gerçekten, sıkıyönetimden kalabalık bir grup geldi. Kombina'nın bahçesine çadırlar kuruldu. Ve soğuk hava depolarında yoğun bir arama başladı. Sonuçta, depolarda bir şey bulunamadı. Ve makine dairesindeki soğutucu kompresörlerin salamura tanklarında arama yapmaya karar verdiler. Salamura tanklarını boşaltmadan arama yapma olanağı yoktu. Milyonlarca liralık kimyevi madde (salamura suyu} motopompla dereye boşaltıldı. Bir şey bulunamadı.
İşe çok ciddi bakılması, birkaç kişinin bu olay nedeniyle gözaltında tutulması bizi korkuttu. Olayı tekzip cesaretini bulamadık. Cesaret edip, tekzip etsek bile, ne TRT ve ne de basınca hiç dikkate alınmayacağı da bir gerçekti. Ancak biz, bu gerçeği de görüp düşünecek durumda değildik. İhtilal yönetimi, ihbarın asılsız olduğunu öğrendiği halde bu yalan haberi tekzip etmedi.
Peki, bu yanlış söylentinin içyüzü neydi? Ateş olmayan yerden duman çıkmazdı. Sendikacı Demirhan Tuncay, söylentinin içyüzünü de şöyle anlatıyor:
27 Mayıs 1960 öncesi günlerde, Ankara Kombinası yetkililerinden birisi (E.B.) Bomonti Gazinosu'na sık sık gidermiş. Orada kendisine özel bir müşteri gibi muamele yapılır, ikramda bulunulurmuş. Bu kişi (E.B.) aynı zamanda Akköprü Vatan Cephesi Ocağı'nı perde arkasından yönetirmiş. Bu kişinin o devrin bakanlarından birinin (A.B.’nin) yeğeni olduğu söylenirdi. İşyerindeki etkinliği de bu akrabalığa bağlı görünürdü.
Bu yetkili. Ankara Üniversitesi olaylarına rastlayan günün akşamı yine bu gazinoya (Bomonti’ye) arkadaşlarıyla gitmiş. O gün Bomonti Gazinosu’nun soğuk hava deposu arıza yapmış. Depodaki malların bozulmasını önlemek için gazino sahibi, Et Kombinası yetkilisinin (E.B. 'nin) ilgi ve yardımını istemiş. Ve sonuçta o gece Et Kombinası nöbetçi memuruna emir verdirilerek Bomonti Gazinosu’na ait malların (yumurta, tavuk vb. yiyecekler) Kombina depolarına konulması sağlanmış. Hiçbir yasal işlem de yapılmamış. Birkaç gün içinde Bomonti Gazinosu’nun arızası giderilerek, mallar yine bir gece Kombina deposundan alınarak Bomonti’ye (gazinoya) götürülmüş. Depoya girişi 'usulsüz' olduğu için, çıkışı da usulsüz yapılmış. Bomonti'den Ankara El Kombinası'na getirilen mallar arasında yumurta sandıkları da varmış, yumurta sandıkları 'tabut' gibi, uzun sandıklar halinde olurdu. Bu uzun sandıkların gece- yarısı hiçbir işlem yapılmadan gizlice depoya alındığını uzaktan izleyen birisi kuşkulanmış ve ihbar bu kuşku ile yapılmış. Aramada ne sandıklar ve ne de böyle bir malın depoya girdiğine dair işlem bulunmaması ve olayın üniversite olaylarına rastlaması kuşkuları kuvvetlendirmiş. Malların depoya konulduğu gün, görevli olan nöbetçi memur ve işçiler, olayı doğrulamışlar. Malların kimin nöbetinde çıkarıldığı da bir türlü saptanamamış. Bu konuda birçok görevliye de baskı ve işkence yapılmış, ama yine de malların ne gün, kimin nöbetinde çıkarıldığı saptanamamış. Yedi-sekiz sandığın insan boyunda oluşu kuşkuları iyice arttırmış. Bu sandıklarda ceset olduğu, cesetlerin Kombina 'da imha edilmiş olabileceği düşünülerek basına verilmiş. Olay daha sonra anlaşıldı ama, bazı gariban kişiler günlerce gözaltında kaldılar. İşkence, hakaret gördüler. Bir yöneticinin basit bir suiistimali, çalışanlara ve kuruma çok pahalıya mal oldu...
***
Ozan Ali Yüce, geçtiğimiz hafta sonunda İtalya'da Sicilya’nın Palermo kentine uçmuştu. Ali Yüce, orada Akdeniz Ülkeleri Şairler Toplantısı'na katıldı. Türkiye’den giden tek ozandı İtalyan Kültür Merkezi, Ali Yüce yi yolcu ederken. Ali Yüce’nin ayrıntılı özgeçmişini, orada okunması için İtalyancaya çevirmiş, çoktan Palermo'ya yollamıştı. Ayrıca Ali Yüce'nin kimi şiirleri İtalyancaya çevrilmiş. Akdeniz Ülkeleri Ozanları Seçici Kurulu’na sunulmuştu. Ali Yüce’nin şiirlerini inceleyen yerel seçici kurul, bunları ödüle değer bularak görüşünü Akdeniz Ülkeleri Büyük Seçici Kurulu’na sundu. Ali Yüce, böylece gümüş ya da altın ödüllerden birini garantilemiş oldu. Ödülün altın ya da gümüş olacağına, büyük seçici kurul karar veriyor.
Ali Yüce’nin gezileri tatlı aksilikleri de birlikte getirir. Ali Yüce, daha Palermo Havaalanı na iner inmez, korktuğu başına geldi, kayboldu! "İnşallah Ekmekçi gibi kaybolmam!" diye mırıldanarak uçak merdivenlerinden indi. Pasaport, gümrük işlemleri kolay oldu. Ancak, kendisini karşılayan kimse yok muydu? "Ali Yüce "yazılı kâğıdı tutan bir Meryem'in kulu yoktu işte. Kara kara düşünürken, bir kalabalık gözüne çarptı. Bunlar bir minibüse doğru gitmekteydiler. Ali Yüce durur mu. oda arkalarına takıldı. Minibüs, yüz kilometre gitti. Yolcular indiler Ali Yüce'ye sordular:
Sen kimsin?
Ali Yüce’yim!
Bizim grupta böyle birisi yok!
Amanın ne olacak şimdi? Ankara'ya, İtalyan Kültür'e, orada Necdet Adabağ'a telefon edildi. O grubu yöneten kişi:
Ben havaalanına, aldığım yere bırakır, gerisine karışmam/ diyordu.
Alicik, köşesinde titreyip duruyordu. Sonunda, Ali Yüce’yi bir otele yerleştirdi o yönetici. Havaalanında, Yüce’yi bekleyen İtalyan bulundu. Ozanımızın toplantıya yetişmesi sağlandı. Meryem. Ali'nin yardımına koşmuştu. Son kitabının adı "Havalı Meryem" değil miydi?