Bir Söylentinin içyüzü: (3) Gazinodan Gelen Yumurta Sandıkları

Şimdiki adıyla Et-Balık Kurumu, eski adıyla "Et Kombinası" denilen yerde çalışan sendikacı Demirhan Tuncay'ın, olaylar sırasında, defterine geçirdiği notlarını okumayı sürdürüyo­rum. Demirhan Tuncay'a, "Gençlerin cesetlerinden kıyma yapma" konusu, "olacak iş" görünmüyordu. Bu konuda şunla­rı yazıyordu defterine:

Ankara Et Kombinası'nda çalışanlar için de çok onur kırıcı bir durumdu. Olayı çok hızlı bir biçimde soruşturduk. Doğru olmadiğini öğrendik. Ancak bu konu ile ilgili olarak, Kombina Müdür Muavini ile iki işçinin gözaltına alındıklarını, bu neden­le işe gelemediklerini saptadık.

Sendika Yönetim Kurulu üyelerimizle birlikte, Ankara Kom­bina Müdürü'ne giderek, olayı tekzip etmesini, eğer bu görevi yerine getirmezse sendika olarak basına, TRT’ye tekzip gön­dereceğimizi söyledik. Müdür, her şeye rağmen ecele etme­memizi, biraz sonra sıkıyönetimden arama yapmak üzere geleceklerini, hiç değilse, aramanın sonucunu beklememizi önerdi. Gerçekten, sıkıyönetimden kalabalık bir grup geldi. Kombina'nın bahçesine çadırlar kuruldu. Ve soğuk hava depo­larında yoğun bir arama başladı. Sonuçta, depolarda bir şey bulunamadı. Ve makine dairesindeki soğutucu kompresörle­rin salamura tanklarında arama yapmaya karar verdiler. Sala­mura tanklarını boşaltmadan arama yapma olanağı yoktu. Milyonlarca liralık kimyevi madde (salamura suyu} moto­pompla dereye boşaltıldı. Bir şey bulunamadı.

İşe çok ciddi bakılması, birkaç kişinin bu olay nedeniyle gö­zaltında tutulması bizi korkuttu. Olayı tekzip cesaretini bula­madık. Cesaret edip, tekzip etsek bile, ne TRT ve ne de basın­ca hiç dikkate alınmayacağı da bir gerçekti. Ancak biz, bu gerçeği de görüp düşünecek durumda değildik. İhtilal yöneti­mi, ihbarın asılsız olduğunu öğrendiği halde bu yalan haberi tekzip etmedi.

Peki, bu yanlış söylentinin içyüzü neydi? Ateş olmayan yer­den duman çıkmazdı. Sendikacı Demirhan Tuncay, söylentinin içyüzünü de şöyle anlatıyor:

27 Mayıs 1960 öncesi günlerde, Ankara Kombinası yetkili­lerinden birisi (E.B.) Bomonti Gazinosu'na sık sık gidermiş. Orada kendisine özel bir müşteri gibi muamele yapılır, ikram­da bulunulurmuş. Bu kişi (E.B.) aynı zamanda Akköprü Vatan Cephesi Ocağı'nı perde arkasından yönetirmiş. Bu kişinin o devrin bakanlarından birinin (A.B.’nin) yeğeni olduğu söyle­nirdi. İşyerindeki etkinliği de bu akrabalığa bağlı görünürdü.

Bu yetkili. Ankara Üniversitesi olaylarına rastlayan günün akşamı yine bu gazinoya (Bomonti’ye) arkadaşlarıyla gitmiş. O gün Bomonti Gazinosu’nun soğuk hava deposu arıza yap­mış. Depodaki malların bozulmasını önlemek için gazino sahi­bi, Et Kombinası yetkilisinin (E.B. 'nin) ilgi ve yardımını istemiş. Ve sonuçta o gece Et Kombinası nöbetçi memuruna emir ver­dirilerek Bomonti Gazinosu’na ait malların (yumurta, tavuk vb. yiyecekler) Kombina depolarına konulması sağlanmış. Hiçbir yasal işlem de yapılmamış. Birkaç gün içinde Bomonti Gazinosu’nun arızası giderilerek, mallar yine bir gece Kombi­na deposundan alınarak Bomonti’ye (gazinoya) götürülmüş. Depoya girişi 'usulsüz' olduğu için, çıkışı da usulsüz yapılmış. Bomonti'den Ankara El Kombinası'na getirilen mallar arasın­da yumurta sandıkları da varmış, yumurta sandıkları 'tabut' gibi, uzun sandıklar halinde olurdu. Bu uzun sandıkların gece- yarısı hiçbir işlem yapılmadan gizlice depoya alındığını uzak­tan izleyen birisi kuşkulanmış ve ihbar bu kuşku ile yapılmış. Aramada ne sandıklar ve ne de böyle bir malın depoya girdiği­ne dair işlem bulunmaması ve olayın üniversite olaylarına rastlaması kuşkuları kuvvetlendirmiş. Malların depoya konul­duğu gün, görevli olan nöbetçi memur ve işçiler, olayı doğru­lamışlar. Malların kimin nöbetinde çıkarıldığı da bir türlü sap­tanamamış. Bu konuda birçok görevliye de baskı ve işkence yapılmış, ama yine de malların ne gün, kimin nöbetinde çıka­rıldığı saptanamamış. Yedi-sekiz sandığın insan boyunda olu­şu kuşkuları iyice arttırmış. Bu sandıklarda ceset olduğu, cesetlerin Kombina 'da imha edilmiş olabileceği düşünülerek basına verilmiş. Olay daha sonra anlaşıldı ama, bazı gariban kişiler günlerce gözaltında kaldılar. İşkence, hakaret gördüler. Bir yöneticinin basit bir suiistimali, çalışanlara ve kuruma çok pahalıya mal oldu...

***

Ozan Ali Yüce, geçtiğimiz hafta sonunda İtalya'da Sicilya’­nın Palermo kentine uçmuştu. Ali Yüce, orada Akdeniz Ülkele­ri Şairler Toplantısı'na katıldı. Türkiye’den giden tek ozandı İtalyan Kültür Merkezi, Ali Yüce yi yolcu ederken. Ali Yüce’nin ayrıntılı özgeçmişini, orada okunması için İtalyancaya çevir­miş, çoktan Palermo'ya yollamıştı. Ayrıca Ali Yüce'nin kimi şi­irleri İtalyancaya çevrilmiş. Akdeniz Ülkeleri Ozanları Seçici Kurulu’na sunulmuştu. Ali Yüce’nin şiirlerini inceleyen yerel seçici kurul, bunları ödüle değer bularak görüşünü Akdeniz Ülkeleri Büyük Seçici Kurulu’na sundu. Ali Yüce, böylece gü­müş ya da altın ödüllerden birini garantilemiş oldu. Ödülün altın ya da gümüş olacağına, büyük seçici kurul karar veriyor.

Ali Yüce’nin gezileri tatlı aksilikleri de birlikte getirir. Ali Yü­ce, daha Palermo Havaalanı na iner inmez, korktuğu başına geldi, kayboldu! "İnşallah Ekmekçi gibi kaybolmam!" diye mı­rıldanarak uçak merdivenlerinden indi. Pasaport, gümrük iş­lemleri kolay oldu. Ancak, kendisini karşılayan kimse yok muydu? "Ali Yüce "yazılı kâğıdı tutan bir Meryem'in kulu yoktu işte. Kara kara düşünürken, bir kalabalık gözüne çarptı. Bun­lar bir minibüse doğru gitmekteydiler. Ali Yüce durur mu. oda arkalarına takıldı. Minibüs, yüz kilometre gitti. Yolcular indiler Ali Yüce'ye sordular:

Sen kimsin?

Ali Yüce’yim!

Bizim grupta böyle birisi yok!

Amanın ne olacak şimdi? Ankara'ya, İtalyan Kültür'e, orada Necdet Adabağ'a telefon edildi. O grubu yöneten kişi:

Ben havaalanına, aldığım yere bırakır, gerisine karışmam/ diyordu.

Alicik, köşesinde titreyip duruyordu. Sonunda, Ali Yüce’yi bir otele yerleştirdi o yönetici. Havaalanında, Yüce’yi bekleyen İtalyan bulundu. Ozanımızın toplantıya yetişmesi sağlandı. Meryem. Ali'nin yardımına koşmuştu. Son kitabının adı "Hava­lı Meryem" değil miydi?