1972 yılında, İsmet Paşa’nın evinden çıkıp, Meclis’te Bülent Ecevit’le görüşen DİSK’e bağlı, CHP’li sendikacılar, Ecevit’e Paşa’yla yaptıkları konuşmayı anlatırlar, Paşa, Ecevit için "güvenilirliği yok" demiştir. “Bu arkadaşa parti teslim edilemez! Bu arkadaşa ülke teslim edilemez! Devleti yönetmeye aday Ecevit, bunu yapan insana güvenilmez" demiştir. Sendikacı Demirhan Tuncay anlatıyor olayı, şöyle:
Neden böyle yaptın? Yani, İsmet Paşa haldi. Nasıl olur bu? dedik. Bülent Ecevit, çok samimi olarak:
İsmet Paşa doğruyu söylemiş gerçek bul dedi. Ben yıllardan beri Sayın genel başkanla beraber çalışıyorum. Benim üzerimde büyük bir otoritesi var, İsmet Paşa’nın. Ben, istifadan önce bu konuyu kendisiyle görüşmeyi, tartışmayı göze alamadım. Ancak yüzde yüz haklı olduğuna inanıyordum bu konuda. Davranışımın, istifamın haklı olduğuna inanıyordum. Partinin geleceği, ülkenin politikası bakımından istifa etmemin yararlı olacağına inanıyordum. Ancak bu konuyu onunla tartışmaya cesaret edemedim. Çünkü onunla tartışsaydım, onun fikirlerine “evet” dernek zorunda kalacaktım. Buna rağmen, "Hayır, ben doğru düşünüyorum, siz yanlış düşünüyorsunuz" deme cesaretini kendimde bulamayacaktım. Bu nedenle göze alamadım, emrivaki yaptım. Onunla görüşmeden, genel sekreterlikten istifa ettiml
Bülent Ecevit’in o günkü koşullar içerisinde olayı böyle içtenlikte anlatması karşısında. Demirhan Tuncay, Abdullah Baştürk, Nusret Aydın, Rafet Altın, Bülent Bey’e hak verirler. Sanki, "Bu koşullarda biz de olsak, başka türlü davranamazdık!” gibi düşünürler. Demirhan Tuncay şöyle dedi:
Aramızda bunu böyle tartışmış değiliz de, teker teker hepimiz de aynı biçimde düşündük ki, Bülent Bey’i suçlamadık, kurultayda da Bülent Bey’i desteklemeye karar verdik. Destekledik. Çevremizin desteklemesi için gayret sarfettik. Benim şahsen İsmet Paşa’ya karşı çok büyük saygım var; güvenim var o koşullarda. Bir de görüyorum artık, tükenmiş bitmiş Paşa. Köylerde bir atasözü vardır "Bir at kırk yıl koşmaz!" diye, İsmet Paşa, ülkenin sorumluluğunda seksen yıl koşmuş. Kendisi daha önceki yıllarda anlatmıştı. Herkes zaman kazanmak istiyor partiyi ele geçirmek için. "Ama Paşam gitme!" diyor. Bir lider değişikliği gerekli. Bize çok sıcak gelen, güvendiğimiz, yaşıtımız, bizden biri Ecevit. Bizim kuşaktan biri, destekledik. Üzülerek, ağlayarak. Ben İnönü’ye ağlayarak, Ecevit’e oy verdim! Ertesi günü de. Parti genel merkezinde, İsmet Paşa’nın ceketini ilikleyerek, "Sayın genel başkanım" diye Ecevit "i kofluğa oturtmasını seyrettik!..
Sendikacı Demirhan Tuncay, 1926 doğumlu. Anlatırken, gözleri dalıp gidiyor. Anlatıyor:
Yıllar geçti aradan. Sonra, unuttuk onları. Sonra, işte 12 Eylül'e karşılaştık. Devleti yöneten egemen güçler, bizi güvence altına çağırdılar! 12 Eylül’den üç gün sonra, radyoyla ilan etmişlerdi, valizimizi aldık, Selimiye’nin kapısına gittik. O gün işlemlerimizi bitiremediler, ertesi günü de Davutpaşa'ya gönderdiler bizi.
Gidin oraya teslim olun! dediler. Gittik, güvence altına alındık, öylece! Davutpaşa'dan bizi Metristeki askeri birliğe gönderdiler. O zaman Metris Askeri Cezaevi yoktu, daha yapılmamıştı. Orada konuk edildik. Peki hani, işkence görmedik diyebilirim. Hakaret görmedik diyebilirim. Ufak tefek üzücü şeyler oldu ama eee... 29 ekime dek ben orada kaldım. Şimdi, günlüğüme bakıyorum; işte, "Bir daha sendikacılık yapmayacağım, tövbe esrağfirullah!" gibi elimizden bir belge, melge almaya kalkıştılar; arkadaştan öyle ifade almaya götürdüler Metris'e. Bazı zorlamalar da olunca. Alay Komutanı karşı çıkmış şikâyetler üzerine.
Ben kendi alayımda hiç kimseye böyle muamele yaptırmam, işkence yaptırmam, hakaret ettirmem dövdürmem, sövdürmem! deyince, Metris'te bir şey yapılamadı. Günlüğüme göre, Abdullah Baştürk, Mukbil Zırtıloğlu, Rıza Güven bunlar, 27 ekim günü Davutpaşa'ya sorguya götürülmüşler; beni de 29 ekim günü götürdüler. Günlüğümde yazılı, akşam üzeri Metristen Davutpaşa'ya götürdüler. Koğuşun girişinde hemen valizleri bıraktırdılar, koğuşun kapısında gözlerimizi bağladılar, sorguya götürmek üzere. Giriş holünde, orada kıyamet koptu; küfür, hakaret, sille, tokat giriştiler. Ama, yalnız değilim ben 6-7 kişiydik. O gece sorguda Ecevit'e sövmeye başladılar. Sivil kişilerdi bizi götürenler. Gözüm bağlı olduğu halde, ayakkabılımı, pantolon paçalarını görebildim. Ayakkabının topuğundan, giyişinden anladığım külhanbeyi kişiler. Ayakkabıyı adam gibi giymemiş. Özel yaptırıp giymiş ayakkabıyı. Asker değil, ama tabii etrafımızda muhakkak askerler de var. Askerler de vurmuş olabilir arkamdan, sırtımdan, bilmiyorum. Ama, bizi götürenler sivildi. Bir masanın önüne oturttular, soru soran birisi var, onları görmüyorum. Sorguda sorgucu, Ecevit’e küfretti, çok affedersiniz dedi. Ekledi:
Askerlerle ordu içerisindeki bir klikle işbirliği yapıp darbe yapacaktı, biz ederimizi çabuk tuttuk, işte önledik! falan...
Düşündüm şimdi, ülkedeki sorunların suçlusu Halk Partisi mi oldu? Bütün pislikler Halk Partisi'ne mi fatura ediliyor? Biz de CHP'li sendika yöneticisi olduğumuz için bize mi fatura ediliyor pislikler? Diye garip garip düşündüm.
Bu, olacak iş değil yani, Ecevit kim, darbecilik, ihtilalcilik kim? Olacak iş değil. Fakat adam, bildiğini söylüyor, öyle. Sorgudan sonra:
Bugün vakit geç oldu, dediler. O gün Cumhuriyet Bayramıydı ya, unutamadığım yanı, bizi sorguya götürenler küfrediyorlardı:
O..... çocukları, vatan hainleri, sizin yüzünüzden bayram da yapamıyoruz. Çocuklarımızı göremiyoruz. Bugün bize bayram değil mi?
Cumhuriyet Bayramı’nda evine gidemiyor adam, çocuklarını göremiyor günlerden beri belki de, böyle bir çalışma içerisinde; öfkesini de bizden alıyor, bizi suçluyor.
Beni koğuşa getirdiler. Daha kapıdan girer girmez, arkadaşlar,
Gözün aydın! dediler.
Hayrola? dedim.
Ecevit, dediler, genel başkanlıktan istifa etmiş!
Şöyle bir sarsıldım. 12 Mart muhtırası; Ecevit, genel başkanıyla hiç görüşmeden, danışmadan istifa ediyor genel sekreterlikten. Ondan sonra 12 Eylül geliyor; yandaşları hapishanelere doldurulmuş. Siyasal faaliyetler durdurulmuş. Ecevit, genel başkanlıktan istifa ediyor! Eee, tabii çok üzüldüm. O günden itibaren, içeride bize davranışlar da değişti. O güne dek sövme, sayma yoktu!..
***
Eski ustalarımız yazılarında, “Geçmiş zaman olur ki...” derler, eklerlerdi: “Hayali beş para etmez!” Sendikacı Demirhan Tuncay'ın anlattıkları, daha sürecek; ama ben, seçim sonrası "ortak yönetim" yeni "koalisyon" olayına değinmek istiyorum. Demokrasi için çıkar yol, DYP-SHP ortaklığıdır. 1980 öncesinde yapılamayanı gerçekleştirmektir.
24 Ekim 1991, Cumhuriyet