Nebahat Hanım, yıllardır Almanya’da yaşar, Bielefeld kentinde. Alman Rudolf Pohlreich’la evli. On bir yaşında oğulları var, adı Erol. Türkiye'den pek çok kişiyi Almanya'ya çağırdı, onlara orada konuşmalar yaptırdı, imza günleri düzenledi. Nebahat, Fakir Baykurt'un romanında “Sabahat" diye geçer. Öyle şen şakrak biri ki Tarık Zafer Tunaya ona. “Bayan Kahkaha” adını takmıştı. Güler ha güler!
Nebahat Pohlreich, eşi Rudi, oğulları Erol, yanlarında Alman Tekstil Sendikasından Bayan Waltraud Hessednz ile 20 yaşındaki oğlu Andreas birlikte bu ay Ankara'ya gelmişlerdi. "Mülkiyeliler Oteli"nde kaldılar. Rudi, Erol, Bayan Wattraud’la Andreas, Göreme’ye gidip dönmüşlerdi. Nebahat, Göreme'yi daha önce gördüğünden, Ankara'daki dostlarını ziyaret etmeyi yeğledi. Burada Akın Birdal'la tanıştı. Halit Çelenk'i gördü, Ali Yüce'yi, Muzaffer İlhan Erdost'u, Sevgi Özel'i, Demet Işık'ı aradı. Turizm Bakanlığı'na, Kültür Bakanlığı'na gitti. Almanya'ya götürüp Türkiye'yi tanıtacak video kasetleri, kitaplar aradı. Rudiler, bir gün önce Anadolu Uygarlıkları Müzesi'ne gitmişlerdi. Nebahat, Cumhuriyet’ten "Müzeler" bölümünü okuyordu onlara, Almancaya çevirerek söylüyordu:
Oku, neresi var? Hangi müzeler açık? diye soruyordu Rudi, Nebahat:
Roma Hamamı! dedi.
Erol, Almanya'da okulda Latince okuyordu. Roma ekinine (kültürüne) çok meraklıydı. Almanca:
Aaaa! Baba, oraya gidelim! dedi.
Rudi, hamamları biliyordu: kaç kez gitmişti. Alman sendikacı Bayan Waltraud da vardı ya, o da girecekti hamama. Rudi:
Roma Hamamı’na kadınlar, erkekler ayrı mı giriyor, yoksa birlikte mi? diye sordu Nebahat'a.
Sen ne diyorsun yav? Orası yıkanmak için değil, baksana "Müzeler" bölümünde “Roma Hamamı!”
Rudi, "hamam" sözüne takılmıştı:
Nereden öğreniriz acaba, hamam mı müze mi?
“Roma Hamamı”nın gerçekte hamam olmayışına Erol çok sevinmişti. "Ben yeni yıkandım!” diyordu.
Oh ya, hamam değil, müzeymiş! Tamam baba, ne güzel, oraya gidelim!
Rudi ise Ankara’da bir hamama giremeyeceği için üzülmüş müydü?
Yeni evlendikleri yıllarda, Türkiye'ye ilk gelişlerinde Nebahat Hanım, Rudi’yi İstanbul'da hamama götürmüştü. Kadınların yerleri ayrı, erkeklerin ayrıydı. İkisi de girdiler, biri bir yana, öbürü öbür yana. Almanya'da öyle değildi, kadın erkek karışık girerlerdi hamama.
Şu saatte çıkalım! diye sözleştiler. Nebahat önden çıktı, Rudi'yi beklemeye başladı. Sonrasını Nebahat Hanım anlatıyor:
Benimki çıkmak bilmedi. Bir mutlu çıktı dışarıya, artık pembe pembe yanaklar filan. “Ne kadar ödedin?" dedim. Benim ödediğimin aşağı yukarı iki katını ödemiş!
Niye çok para ödedin? diye sordum.
Sen karışma! dedi. Bunu yatırmışlar göbek taşına; keselemişler, masaj yapmışlar ayrıca, havlulara sarmışlar; kabinde de yatırmışlar, gelsin gazozlar, çaylar, kahveler. Diyeceğim benimki çok mutlu çıktı dışarıya. Birkaç gün sonra yine gittik. Bu kez çağırdım adamları:
Bu hamam ücreti, bu senin bahşişin; bu şunun parası, bu bunun parası... dedim. Rudi'nin eline de para vermedim hiç! Çıktı dışarıya...
Ne yaptın onlara? dedi, hiç kimse ilgilenmedi benimle! Bana para ver, ben ödeyeceğim hamam parasını bundan sonra!..
Rudi, giderken Samanpazarı'nda, antika eşya satanlardan bir eski tüfek aktı. Nebahat Hanım, çantalarını kitaplarla doldurdu. Kendisi Türk-Alman Dostluk Derneği Başkanı'ydı. Almanla evli olmasına karşın, Türk yurttaşlığını koruyordu. Bu kitapları orada, Türklere okutacaktı. Bunlara ek olarak, İstanbul'da Cumhuriyet Kitap Kulübü’nden 5 milyon lirayı aşan tutarda yeni kitaplar aldı mı? "Posta parası vereceğime kendim götürürüm!” dedi. Havaalanında başına gelecekleri daha bilmiyordu. Nebahat Hanım, Almanya'dan arayıp başına gelenleri anlattı:
“- Hani, havaalanında bir yerden geçiliyor ya, kocam Rudi'ye dedim ki, "Tüfeğinle sen geç, beni hiç işin içine sokma! Kendi işini kendin hallet!” dedim, onu önce soktum. Ablam da köşede bekliyor. Rudi’ye ‘Tüfeği geçiremezsin" derlerse, eve geri götürsün diye İstanbul'a. Tüfek de kaçıncı yüzyıldan kalma, kırık, dökük bir şey. Bizim öteberiler iki-üç araba mı ne tuttu. Ben de karşıya geçtim. El çantası da geçince, kendini muayene ettiriyorsun orada. El çantamı, gittim almaya. Ben gidene dek, kapıdaki görevliler, tüm çantaları açıp kitapları dökmüşler ortalığa. Ellerinde telsizleri de var. Aziz Nesin'in kitaptan, dizi halinde. Çok güldüm. "İyi ki Aziz Nesin'leri sermişler!" dedim, bir de "Kürtler"i, "Aleviler"i serselerdi ne yapardım? Görevli, Aziz Nesin'in kitaplarını gösterdi:
Bu ne? diye sordu. Hiç usuma gelmiyor, kitapların böyle didik edileceği.
Aaa, onlar benim! dedim. Benim kitaplarım onlar.
Bu ne?
Kitaaap! Alman kadınlar dikiliyor, taşıyıcılar yanımda.
Şu paketi de aç! Açtım, Muzaffer İzgü!
Bunları nereye götürüyorsun?
Almanya'ya! Bir dakika, dedim, bunların içinde Küftür Bakanlığı'nın yasaktan kalkmış kitapları da var. Onu da göstereyim isterseniz..."
Paketler tek tek açıldı. Tam bir tiyatroydu olup bitenler. "Bayan Kahkaha" Nebahat Hanım'ın, ne kahkahası, yüzündeki gülümseme bile dondu kaldı!" Olay, Atatürk Havaalanı'nda, dışhatlara girerken 24 nisan günü saat 15.05 sıralarında oldu.
28 Nisan 1992, Cumhuriyet