Babayiğit!

1950'de Demokrat Partililerin gericilere en büyük ödünü, Türkçe ezanı Arapça'ya çevirerek verdikleri bilinir. Demokratların çıkardıkları ilk yasaydı; bununla da halkın özlemlerini dile getirdiklerini söylerlerdi. Oysa gericiler sinsi sinsi çalışırlar, ülkeyi yerinden kımıldatmamak, hatta ortaçağ karanlığına götürmek için uğraşırlardı. Yıllarca Türkçe okunmuş olan ezan, ille de Arapça okunacak biçiminde bir yasa değildi çıkarılan. Arapça ezan yasağı kaldırılıyordu sadece. İsteyen Türkçe de okuyabilirdi! 27 Mayıs devriminden sonra, birkaç minarede ezanı Türkçe okumak isteyenlerin başlarına geleni, o zaman gazeteler yazmıştı.
Nadir Nadi, "Perde Aralığından" kitabında, ezanın Arapça'ya çevrilmesi sırasında geçen bir konuşmayı Nihat Reşat Belger'den dinlediğini şöyle anlatır:
"... Şu anlatacağımı, Birinci Menderes Hükümeti'nde kısa bir süre Sağlık Bakanlığı yapan Doktor Nihat Reşat Belger’den dinlemiştim: Bayar'ın başkanlığında toplanan hükümet. Arapça ezan yasağının kaldırılmasını konuşmaktadır. Bu Demokrat Parti iktidarının ilk icraatından biri olacaktır ve genç, yaşlı bütün kabine üyeleri Menderes’i desteklemektedirler. Yalnız Bayar, dalgın ve düşünceli, bir aralık:
Arkadaşlar, kararınızla Atatürk'ün ruhu muazzep olmaz mı sorusunu ortaya atarak yüreğini burkan tereddütü açığa vuruyor. Bakanların duygularını yansıttığına güvenen Nihat Reşat, oturduğu yerden söze karışıyor:
Büyük zaferimiz üzerine Atatürk'ün ruhu o kadarcık kusuru bize bağışlar efendim!
Ve derhal yatışan Bayar, toplantıya hakim olan neşeli havaya katılıyor.
Hikâyeyi anlattığı zaman Nihat Reşat, Sağlık Bakanlığı'nı çoktan bırakmış, Demokrat Parti'nin yurdumuza demokrasiyi yerleştireceğine dair beslediği umudu da bir hayli zamandır yitirmişti..."
Nadir Nadi'nin Nihat Reşat Belger’den dinlediği olay ilginçtir. Saf halkın dinsel duygularını, siyasal amaçlar için sinsice sömürmenin başlangıcıdır bunlar.
Nihat Reşat Belger, Demokrat Parti de çok kalmadı; daha ilginci, 27 Mayıs 1960’tan sonra kurulan Kurucu Meclis’e girdi, sanıyorum. Ezanın Arapça'ya çevrilişinin olaylarını, o yıllar genç bir gazeteci olarak yaşadım. Kahroldum! Bunlar ülkeyi, Suudi Arabistan'ın kuyruğuna takmanın ilk adımlarıydı. Sivas’ta, 37 aydını yakarak öldürenlerin duruşmadan çıkarken ilahiler okudukları, “Ya Allah Bismillah, Allahuekber" sloganları attıkları gazetelerde çıktı. Başkundakçı da yangını söndürmekte görevli olan itfaiyeciymiş. Refah Partili belediyenin, kundakçı itfaiyecisi olur elbet. Ne bekleniyordu ki? Necmeddin Hoca’nın bir arkadaşıyla Turan Dursun’un arkasına düşüp radyodan birkaç dakikalık propaganda olanağı sağlansın diye rüşvet bile önerdiklerini "Ankara Notları"nda açık açık yazdım. Ne bir açıklama, ne bir şey. Bari, "Olmadı öyle bir şey" deseler, ne gezer. "Nasıl olsa unutulur" deyip, yatıyorlar üstüne. “Arap hakimin oğlu" ne den sakal bırakmıyor da, cascavlak suratla çıkıyor televizyonlara? Çevresi sakallı, kendisi değil, olacak şey değil!
Sivas olaylarında Aziz Nesin'i suçlayanlar, hiç oralı değiller gibi. Onlara göre, duruşmadan çıkarken “Ya Allah Bismillah, Allahuekber" sloganları, masum halkın dinsel inançlarını ortaya koymalarından başka bir şey değil. Ne var bunda? Bunlar Müslümanlar! Laikliğe karşı Müslümanlar! Laiklik bir yerde, Müslümanlık bir yerde; Müslümanlığın tam karşısında. Şimdi, bunu yaymaya, yerleştirmeye çalışıyor aptallar! Vallahi, Aziz Nesin yerden göğe haklı.
Adını anmak istemediğim gerici yazarlardan biri, bir gün "Meydan "gazetesinden Teoman Erel’e:
Ben size hiç hücum etmedim. Başkalarına çattım, onlar bana karşılık veriyorlar. Size hiç çatmadığım halde, yazılarınızda neden bana çatıyorsunuz? diye sormuş. Teoman, şu karşılığı vermiş:
Doğru, sen bana hiç çatmadın. Ama, gün geçmiyor ki Atatürk'e, O'nun eserlerine söven bir yazın çıkmasın. Atatürk'e sövmek, benim anama sövmekle birdir. Onun için sana çatıyorum. Şimdi anladın mı?
Yazar, çıt çıkarmadan ayrılmış oradan!
Bir yıl kadar önceydi; Almanya'da Düsseldorf kentinde yaşayan bir arkadaşım Dursun Atılgan, Ankara'ya gelmişti. Onunla bir akşam çağrılı olduğum bir kokteyle birlikte gittik. Çok kalabalık. Hacı TÖ de az ilerimizde. Gerici bir yazarda bize doğru geliyor. El sıkıştık, arkadaşım Dursun'a tanıştırdım:
Filan gazeteden feşmekan Beyefendi!
Dursun Atılgan, daha el sıkışmadan konuşmaya başladı:
Yahu siz ne dangalak insanlarsınız?
Anlamadım, neden efendim?
Atatürk'e nasıl söversiniz be? Siz kim oluyorsunuz da Atatürk'e çatıyorsunuz, laikliğe çatıyorsunuz? Dangalaklık sizin yaptığınız!
Eyvah, dedim, burada bir olay olacak. Hiçbir şey olmadı! Gerici yazar "dangalak" sözünü yedi, yuttu! Uzaklaştı oradan. Meğer bizim Dursun, usunun almadığı olaylarda bu “dangalak” sözcüğünü sık sık kullanırmış. Kardeşi, Dursun'a;
Abı, bana dangalak deme! Onun yerine “babayiğit'' de, ben anlarım! dermiş...
***
Olağanüstü Hal Valisi Ünal Erkan telefon etti; "Yumurta Topuk" başlıklı "Ankara Notları"na üzüldüğünü söyledi. "Ben hayatımda yumurta topuk ayakkabı giymedim “dedi, ayrıca, "akşamcı'' da değilmiş. "Bunu açıklayıp açıklamamayı sizin takdirinize bırakıyorum" dedi.