Geçen çarşamba günü akşamı "Yüksek Tansiyon" saatinde, "Salman Rüşdü" ile ilgili tartışmada. Aziz Nesin ile Abdurrahman Dilipak'ı dinledim. Sorduklarımdan çoğu tartışmaları izleyememişlerdi. Kimi HBB'nin kanalını bulamamış, kimisi de açık açık duyamamıştı. İki gün önce, tartışmaların giriş bölümünü vermeye çalıştım. Abdurrahman Dilipak'ın, Atatürk'ün devrimlerine nasıl saldırılarda bulunduğunu, yalan yanlış şeylerle Köy Enstitüleri gibi Türk halkının yarattığı, onursal kurumlan nasıl karalamaya, yaralamaya uğraştığını anlattım.
Atatürk’ün devrimlerine, laikliğe. Köy Enstitülerine şovenler Müslümanlığı savunacaklar, öyle mi? Geçin efendim, geçin! Ama sövüyor diye kimse öldürülemez, öldürülmemelidir...
Aziz Nesin, şöyle diyordu özetle:
"... Önce yanlış Diyanet İşleri’nden başlıyor. Hükümetin içinde ‘Diyanet İşleri’ var; Diyanet Işteri'nden sorumlu bir de bakan var. Böyle bir hükümet ‘laikim’ diyor. Bugün laik Türkiye yok, hiçbir zaman da laik Türkiye olmamıştır. Ne diye soruyor hükümet, Diyanet İşleri'ne, 'Bu kitap yayımlansın mı, yayımlanmasın mı?’ diye; ne hakla soruyor hükümet? Hükümetin hakkı yok, Diyanet İşleri Başkanı'nın da hakkı yok. Ondan sonra, üçüncüsü, bir de yasak koyuyor hükümet kararnameyle.
Ben, üç-dört yıl oldu bu işle ilgileneli. Yani, hemen yayımlandıktan sonra kitap, olmaz bu Türkiye için, o zaman hükümetin böyle bir kararnamesi olduğunu bilmiyordum, şimdi biliyorum, yayımlayacağım. Kararnamenin insan haklarına aykırı olduğunu, kendi imzamla, dilekçeyle Bakanlar Kurulu'na göndereceğim. Bunu da yazacağım dilekçemde: ‘Biz bu kitabı, her ne olursa olsun yayımlayacağız, gereken cezayı göze alarak. Çünkü, bu bizim insanlık onurumuza dokunan bir olaydır.'
Ben, baştan söyledim, İslam 'ı bir eser için bu yasak konsaydı, aynı tepkiyi kesin gösterirdim. Çünkü benim elimde kalemim var; Salman 'in elinde kalem varsa benim de elimde kalem var. Bunların yanlışlıklarını, hele İslamsam; İslam olmasam da gene yazarım ya...
Başka bir şey daha söyleyeyim ben size; İslam olmak bakımından fetva' doğrudur. Bir Müslüman elbette ki, böyle yazıldığı zaman, kendisi ona yanıt vermezse -ki vermesi gerekir- vermezse idamlarına hükmeder. Suudi Arabistan'da da işte insanların eli kesiliyor hala; İslam kurallarına göre yapılıyor bunlar. Yoksa, onlar başka bir dine bağlı olarak yapmıyorlar bu İşleri. Asıl sorun buradan kaynaklanıyor. 'Hoşgörü, hoşgörü’ diyor arkadaşımız. Gerçekten de bir hoşgörü gerekli, İslam hoşgörü göstermiyor! İslamı kendimize göre yorumlarsak, yorumlara göre hoşgörü gösterebilir; ama İslamın kendisinin, Müslümanın kendisinin hoşgörüsü yoktur. Hoşgörüsü olmadığı şurdan belli; çok örnekler verebilirim; Ramazan da İstanbul, Ankara, İzmir'in dışında siz sigara içemezsiniz! Müslüman halk aynı şeyi yapıyor. O halk, elinden gelse, işte Suudi Arabistan'daki gibi elini kesme, recmetme (taşlama) gibi olaylar burda da olacak. Gidiş de o noktayı gösteriyor ki yıllardır artan bu yoz din anlayışı, oraya götürüyor bizi, her gün daha fazla artıyor. Ve bütün bunlar Atatürkçülük adına yapılıyor...
Biz Atatürk ’ü yaşadık, kitaplarda öğrendik. Atatürk zamanında yapılan her şey yapılmıyor, yapılmayan her şey yapılıyor. Ve ‘Atatürkçüyüz’ diyorlar. Böyle şey olmaz. Hiç olmazsa desinler ki, Biz Atatürk'e karşıyız'; diyenler var tabii, onlara ben saygı duyuyorum; Ben Atatürk'e karşıyım' diyor tamam ve karşı olması lazım. Ben de Atatürkçü değilim ayrıca, ama, onların nedeniyle değil. Benim nedenim ayrı. Neden? Asıl kararname yanlış. Diyanet işleri Başkanlığı nın hükümet içinde olması yanlış. Diyanet işleri, bugün yok zaten, fiilen yok. Memlekette bir sürü Alevi yaşıyor, Alevilerin hakları var mı? Okullarda din ve ahlak dersi okutuluyor, yalan! Din ve ahlak dersi değil, büyük bir sahtekarlıktır, bugün okullarda okutulan Sünni İslam dersleridir. Yoksa din dersleri olsa, din tarihi' olsa, onu herkes ister, istemesi gerekir. Felsefenin özgür (seçmeli) serbest ders olarak bırakıldığı ülkede din ve ahlak dersleri mecburi oluyor. Ben dinsizim, çocuğumu niçin oraya göndereyim? Veya ben Aleviyim, niçin oralarda okutayım çocuğumu? Veya ben Hıristiyanım, Türkiye 'de yaşayan Hıristiyan çocuğu, Rum çocuğu, ne diye bu... Türkiye'deki bu düpedüz, adını söylemek İstemiyorum ama, adı söylenmez zaten, çok kötü bir durumdur ve bu kitabı çevirmemek ve burada yayımlamamak; Türk onurunu. Türkiye'nin onurunu kırıcı bir olaydır, ben bu yüzden buna karşı geliyorum. Bu, Sovyetler Birliği zamanında orada yapıldı. Yasak kitapların hepsinin, orada bir adı vardı Rusça unuttum, fotokopileri çıkarılarak bütün Rusya 'ya dağıtıldı. Burada açıkça söylüyorum ve bunu yapacağım. Ve bunun sorumluluğunu alacak Türkiye'de çok insan var. Ayrıca benim karşı gelişim Uğur Mumcu’nun ölümüyle ilgili değil. Tabii o acı bir olay ama, bunun dört sene önceye giden başlangıcı var. Ayrıca bir kitabın yayımlanma hakkı okurlarındır. Kitap yayımlanıncaya kadar yazarındır. yayımlandıktan sonra dünya kamuoyunundur. Ve kitap yasaklamak mümkün değildir. Salman Rüşdü'nün pek değerli bir yanı yok. insan olarak da. yazar olarak da bilmiyorum ama, insan olarak yok. Çünkü, insan korkar tabii, öldürüyorlar, görüyoruz öldürdükleri belli, şimdi burada korkarak inançlarından dönmek, güzel bir olay değil; bu olmaz..."
25 Şubat 1993, Cumhuriyet