TBMM'nin 19.11.1951 günlü kapalı oturumunda, milletvekillerini aydınlatma amacıyla dinlenen Askeri Yargıç Şevki Mutlugil, Köy Enstitüleri ile ilgili açıklamalarını sürdürerek şöyle der
“... Diğer taraftan (Milli Eğitim vasıtasıyla) bu müesseselere sol fikirleri aşılamak için, sol eserler Milli Eğitim yolu ile ve itina ile sokulmuştur.
İşi nazari sahadan çıkarmak için, bazı garip olaylar arz edilebilir.
Maruf (tanınmış) komünist Emin Türk Eliçin’in bilahara karısı olan kendi yetiştirmesi Asiye, Çifteler Köy Enstitüsü'ne yerleştirilmiştir. Emin’in tercüme ettiği bir komünist eserinin bu müessesede satışı vesilesiyle elimize geçen bir vesikadan anlıyoruz ki; orada müessese müdürü olan ve fikirleri malum zata (Müdür M. Rauf İnan'a) 'Siz ki bu davanın mücahitlerisiniz; biz de naçiz bir hizmette bulunmaya çalışıyoruz' diyor. Bilahare öğrencilerin şikâyeti üzerine Eskişehir zabıtası (emniyeti) bu müessese ile alakadar olduğu vakit, ilköğretimin iç âlemi bunu örtbas etmiştir. Bu öğrenciler, bilhassa aile mefhumu, ana ve babaları hakkında cüretkâr telkinlere tahammül edemeyerek feveran etmişlerdir. Müteaddid muteber şahitler ve bizzat buradan yetişen bazı öğrenciler, bu müessesenin ahlâksızlığa kadar varan geniş terbiye sistemini hayretle anlatmışlardır..."
Askeri Yargıç Şevki Mutlugil'in ileri sürdüklerinin, öbür belgelerinde olduğu gibi o zamanki “gizli" MİT raporlarına dayanan yalanlar olduğu kuşkusuzdu.
Olayın içyüzünü öğrenmek için halen İstanbul’da oturan Asiye Eliçin’le görüşmek istedim. Asiye Eliçin daha konuyu açar açmaz:
Yalan! dedi, baştan sona yalan. Tamamen uydurma! Tabii onlar, bir şey yaratırlar. İstanbul'a gelirseniz bu uzun öyküyü size anlatırım...
İstanbul’a gittim. Asiye Hanım 76 yaşındaydı. Sayrıydı. İki damarı tıkalı olduğu gerekçesiyle Haydarpaşa Göğüs Kliniği'nde anjiyo olmuştu. Sayrıevinden çıktığının ertesi günü “Emin Türk Eliçin Vakfı"nda buluştuk. Asiye, Avanoslu, Emin Türk’ün hemşerisiydi. Emin Türk, onu köyünden getirip yetiştirerek okumasını sağlar. Yedi yıl boyunca eğitir. 1944'te emeğinin ürünü olan bu köylü kızı, yaşamına karışır, eşi olur. Asiye Eliçin şöyle diyor:
Beni çok isteyen oldu, ama ben Emin Türk'ü seçtim!
Asiye, Çifteler Köy Enstitüsü’ndeki günlerini anlatıyor:
“Ben Ankara'da İsmet Paşa Kız Enstitüsü 'nü bitirdim.
14 yaşında olduğum için, dışarıdan ortaokul bitirme sınavı verdim. İki yıl kız enstitüsünde okudum. Sonra, ücretli öğretmen olarak doğrudan doğruya Çifteler Köy Enstitüsü'ne atandım. Emin Türk Eliçin'in amacı şuydu: ‘Ben seni, lüks yemekler, pastalar filan yapan salon hanımı olasın diye yetiştirmedim. Bunları öğrendin, ama asıl köye dönmen gerek. Öyle de bir olanak var. Bu köy enstitüleridir.' Emin Türk, o zaman Sabahattin Ali’yle birlikte. Devlet Konservatuvarı'nda Karl Ebert'in asistanı olarak çalışıyor. Beni, Çifteler Köy Enstitüsü’ne öğretmen olarak gönderdi. ‘Hem ücretli öğretmenlik yaparsın, hem de sınav verir, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'ne gidersin. Oradan da çıkar, köye dönersin' dedi. Onun amacı, beni köye mal etmekti. Ama olmadı, şöyle olmadı: Ben gittim, iki yıl Çifteler Köy Enstitüsü'nde çalıştım. Yıl 1941-42, koşullar hem çok güzel, hem çok zordu.
Çifteler öğretmen okulu enstitüye dönüşmüştü. Hâlâ da eğitmen kursları vardı. Rauf İnan’ı, Çifteler Köy Enstitüsü'nün başına getirmişler. Rauf İnan’ın Emin Türk’le yakın dostlukları var. Emin Türk'e karşı Rauf İnan'ın sevgisi aşırı. Çünkü, o Viyana 'ya öğrenime gittiği zaman Türkiye'deki işlerini Emin Türk yapıyor. Rauf İnan ondan cep Kuran'ı istiyor, Türkçe olanlarını okuyor. Fakat, Emin Türk Çifteler’e (Eskişehir yakınında) beni ziyarete geldi, orada bayağı sakındı Rauf İnan. Belki ilerde başıma gelecekleri sezinledi. Çünkü ortam, daima böyle kritik bir ortamdı. Rauf İnan, onu bir yemeğe çağırmış, bir gece de onlarda yatmış. Ertesi gün de gitti. Ama, çok iyi bir yöneticiydi Rauf İnan. Yalnız ‘Signal' diye bir Nazi dergisi vardı, o gelirdi Almanya dan. Her ay gelirdi. Rauf Hoca çok sofuydu. Oruç tutar, namaz kılar, ama kimseye, öğrencilere de:
Siz oruç tutun, namaz kılın! demezdi.
Bir gün toplantıda, beni şaşırtan bir şey oldu; Müdür Rauf İnan:
-Almanlar aslan gibi saldırıyorlar, Ruslar da aslanlar gibi karşı koyuyorlar! dedi.
İki yanı da övüyor gibi güya, savaş yapılacak bir şeymiş gibi. Bana dokundu. Bana ters davranıyordu, kalmak istemedim. Ben de işkoliktim aslında. Nereye gitsem, oraları temiz tutmak isterim. Dikiş, dokuma, o köyden gelen ilkokul çocuklarına neler yapmazdım. Revire bakıyordum bacı (hemşire) yerine. Sağının (hekimin) koyamadığı tanıyı (teşhisi) bile koyuyordum bazen Geceyarısı Eskişehir'e bir menenjitli sayrı (hasta) götürdüm, sağını uyandırdım:
Küçük öğretmen! diye severdi beni. Çok okurdum. Almanaklara bakardım, sayrılıklar için. ‘Kız, sen üç gün daha gelmesen, bu çocuk ölecekmiş!' dedi...”
Asiye, Ankara'dan gelen iş öğretmenlerini de öbür öğretmemen de beğenmiyordu. Bir Hamit Özmenek, bir de Hatice Sökmen vardı, bir de Ayhan Bey; onun dışındakiler "fasafisoydu" kendi deyişiyle. Öğrenciler de öyleydi. Çocuklar koyun sürüsü gibi gelirler, birbirlerine çarparak yürürler, öğretmenlerine çocuksu, anlamsız bakarlardı. Bir iki ay sonra, yavaş yavaş, elini tanıyan çocuklar gibi, bilinçlenirler, bakışları değişirdi. Sosyalleşirler, şakalaşmaya, espriler yapmaya başlarlardı. Bu ortam hazırdı. Çarşamba, cumartesi günleri toplantılar yapılır, öğretmenler bile eleştirilirdi orada. Asker kumaşından şayaklar, golf pantolonlar giyerlerdi. Asiye Hanım, şöyle diyordu:
Öyle güvenle yetiştiler ki bunlar, Tonguç’un, köy enstitülerini kuranların verdikleri havaydı bu.
14 Mayıs 1996, Cumhuriyet