Feriha Pertan Ankara'da oturur, 85 yaşındadır. Onun gibi titiz Cumhuriyet okuru az gördüm Yıllarca “bacı", “başbacı" (başhemşire) olarak sayrıevlerinde, verem bakımevlerinde çalışmış. Ankara'nın ünlü Valisi Nevzat Tandoğan'ı, eski Dışişleri Bakanlarından Numan Menemencioğlu'nu, İttihatçı Cemal Paşa'nın eşini yakından tanımış, onlara iğne yapmış. Hasan Ali Yücel, Feriha Pertan için şiir yazmış. Atatürk’ü yakından görmüş. 85 yaşına karşın, öylesine genç bir dünyası var ki şaşılacak bir belleği onu canlı tutan başlıca öğe. Kızı ressam, Mubeccel Siber; Ankara’da İş Bankası Sanat Galerisi’nde sergisi vardı, dün kapandı. Feriha Pertan, Nazlı Ilıcak’ın doğumunda ebesiymiş. Feriha Hanım'ın babası İbrahim Çavuş. Tatar göçmeni, kızına dermiş ki:
Kızım Feriha, deve hendek atlamaz, ancak bir tutam ot deveye hendeği atlatır.
Feriha Pertan, belirttiğim gibi, iyi bir Cumhuriyet okuru. Cumhuriyet’in sayrısı diyebilirsiniz. Kitaba da çok saygılı:
Kitap benim için Kuran gibidir der, atamam yerlere!
Yaşlılar konusunu işledim ya, pazar günkü Cumhuriyet'te.
“Çokuluslu Yaşlılar Antalya'da” diye. İlginç gelişmeleri oldu yazının. Ankara'da erinçevinde (huzurevi) incelemeler yapan Bruno Overmeyer adında bir Alman. Antalya'da "Merve" Oteli'ne telefon ederek, çokuluslu yaşlıların yöneticisi Nebahat Pohlreich’la görüşmek ister. “İnceleme yapabilmek için Antalya'ya gelmek istediğini" belirtir Bruno Overmeyer, önceki akşam Antalya’ya uçtu...
Çokuluslu yaşlıları, Antalya'da "Merve Oteli'nde gördüm. Çoğunluk, Almanlarla Türklerdeydi. Grekler iki kişiydiler Helga Ntarantanis ile Fobos Ntarantanis’tiler. Alwin Fülle adında bir Alman gazeteci de yaşlılarla birlikte gelmişti. Sanırım dönüşünde, Alman gazetesinde izlenimlerini yazacaktı Antalya’daki gazeteci arkadaşlarımızın olayla yakından ilgilenmelerini gönülden bekledim doğrusu Gazeteci, yazıların satır aralarından bile haber çıkarabilen kişidir. Buna güzel bir örnek Melih Aşık'tır. 12 Eylül'ün civcivli günlerinde, Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’la bir konuşma yapmış, yazıda onu çok kapalı geçmiştim. Yazıda adını anmadığım Üruğ, “12 Eylül bitti!’' demişti Melih, bunu aldı, o da adım anmadı ama, Üruğ olduğunu sezinleyerek, kösesinde yayımladı. Çokuluslu yaşlıların Antalya'da on beş gün kalmaları, yöreyi tanımaları, Türk basınını ilgilendirmeliydi gibime geliyor.
Antalya'da yaşayan emekli öğretmen Sebahat Öztürk'ten, epeyi oluyor bir mektup almış, yanıtlamıştım. Sebahat Hanım, ikinci mektubunda özetle şöyle diyordu:
"Sayın Ekmekçi,
Mektubumu cevaplayan yazınızı aldım. Konumuza değer verip cevapladığınız için size Antalya'daki yaşlı, emekli öğretmenler adına teşekkür ediyorum. Bilmiyorum kimin sözü: 'Bir kuyu aç, su vermezse ses verir’ diyor. Açtığımız kuyu tarafınızdan ses getirdi. Umarım su da verir.
Sayın İnönü'nün personel reformu önerisinde beş yıllık kalkınma planının yaşlılarla ilgili ilke ve politikalarında, yaşlılarla ilgili düzenlemeler yapılarak 'Hizmetlerde bunlara öncelik verilecektir' dediğini gazetelerden okudum. Ayrıca, Sayın Köksal Toptan’ın bir yasa tasarısı hazırladığını öğrendik. Emeklisi, yaşlısı, hastası ve sağıyla tüm milli eğitim mensuplarını kapsayan yasa tasarısı, yaşlı ve emekli öğretmenleri son derece duygulandırdı. Bu tasarıda, üyelere konut yapımı için 20 yıla varan faizsiz kredi vermek, kurulacak kooperatif arsaları üzeriyle konut yapmak ve 20 yıla varan vadelerde satmak, huzurevleri, sosyal tesisler kurmak gibi bölümler yer almaktadır. Sosyal tesislerin emekliler veya yaşlılar köyü olarak kurulmasını ve bizlere satılmasını diliyoruz. Orada son günlerimizi bir araya galip sohbet ederek, hastalık ve sağlığımızda dayanışma içinde yaşayarak geçirmek umudundayız.
Antalya da köpekleri koruma evi yapılmış (1 Haziran-Hürriyet) televizyonda hayvan bakımevlerini bizlere seyrettiriyorlar. Düşünüyorum: Elbette biz yaşlı öğretmenlere de köpek ve diğer hayvanlara gösterilen ilgi esirgenmez.
Zaman zaman Antalya'ya geldiğinizi duyuyoruz. Antalya'da da sizlerle konuşup, dertleşmeyi umarım. Bize kıymetli vakitlerinizi ayırdığınız için tekrar teşekkür ediyor, sağlık ve mutluluklar diliyorum."
Antalya'ya gidince, Sebahat Öztürk'ü aramamam olanaksızdı. Onunla Antalya öğretmenevi'nde buluştuk, öğretmenevinin yemeğinden yedik birlikte. Onun yaşlılar köyü önerisi ilginçti. Nebahat Hanım söyledi, Almanya’da benzeri bir çalışma yapılıyormuş. Erinçevleri (huzurevleri) yerine, yaşlılar köyü, yaşlıları yaşama, topluma daha çok bağlarmış. Bakkalı, berberi, sineması, bahçeleri olan köyler, yaşlıları üretici de yapar. Ankara'da incelemeler yapan Bruno Overmeyer'i bularak Antalya'da Sebahat Öztürk'le de görüşmesini önerdim…
Antalya'ya gelen çokuluslu yaşlıların izlenceleri ilginç. İzlencenin bir bölümü aksadığında, Nebahat Pohlreieh, Ankara'yı, Turizm Bakanlığı'nı arayarak, Tanıtma Genel Müdürü Leyla Özhan'la konuşuyor, daha önceden yapılmış izlencenin uygulanmasını istiyor. Çokuluslu yaşlılar, hani hani koşturuyorlar. Türkiye'yi tanıyorlar. Turizm Bakanlığı'nın önerisi üzerine, uluslararası yaşlılarla AGT Turizm’den Atila Güray ilgileniyor. Merve Oteli’nden Hülya Bilgin her isteklerine koşuyor.
Çokuluslu yaşlılar, salı günü Kemer’e gittiler o yöreyi dolaştılar. Roma, Bizans kalıntılarını gördüler. 71 yaşındaki Hacı Ali Ilgaz, Nebahat Hanım'a şöyle dedi:
Romalıyı, Bizanslıyı alıp yerlerini zaptetmişiz. Bütün işimiz bu olmuş: birini atıp yerine oturmak!
Çokuluslu yaşlılar o gün bir kır kahvesine gidip eğlendiler. Akşam Almanlardan oluşan bir grup da kale içinde gittikleri "O" Cafe Restaurant adlı gazinoda az kaldı kazıklanıyorlardı. İngilizce bilen Rudolf, gazinocularla tartıştı. Garsonların getirdiği hesapla patronun getirdiği birbirini tutmuyor muydu? Tartışmalar da bira yüzünden çıktı. Almanlar çok kızdılar.
Hacı Ali Ilgaz, Merve Oteli'nde sık sık kuru fasulye verilmesinden yakınıyordu.
Pantolonum delinecek, kuru fasulyeyi kaldırsınlar!
Almanlar ise etli kuru fasulyeyi çok sevmişlerdi.
1 Nisan 1993, Cumhuriyet