Anne Bana Kitap Al!

Necdet Uğur’un, Yapı Kredi Yayınları’nda çıkan, minicik “İsmet İnönü" kitabında, bir bölüm var: Atatürk'ün "eski arkadaşları"nı anlatıyor İnönü, bu arada emekli General Ali İhsan Sabis’i de. Şöyle:
“Atatürk, eski arkadaşları kendisine katıldığında genellikle bana gönderirdi. Çevresine, ‘Siz merak etmeyin İsmet Paşa onları idare eder' dermiş.
Ali İhsan Sabis, Atatürk’ün arkadaşlarındandır. Üstelik Atatürk'ün sınıfının birincisi imiş. Genç, hırçın, haris bir adam. Bir yere sığdıramamışlar. Atatürk bana sordu:
Onu sana göndereyim mi? dedi.
Gönder, dedim.
Böylece Ali İhsan İkinci Ordu’nun kumandanı oldu; yanımda görev yaptı. Kendisini ben de tanıyordum. Ona normal vazife münasebetleri içinde ciddiyetle davranıyordum. Arada ufak tefek yaptıklarını görmezlikten geliyordum. Derken bir gün Ankara'dan bize bir sual geldi:
Siz, dediler, ne zaman düşmana saldırdınız da geriye püskürttünüz?
Haberim yoktu, araştırdım. Baktım bizimki bir zafer kazanırım aklıyla, kendi başına işe kalkmış ve dayağı yemiş; üstelik bunu bizden de saklamış.
Şimdi size onunla bardağı taşıran damlayı anlatayım. Biz o sırada bütün kumandanlar ve subaylar erlerle beraber karavana yerdik. Çünkü çok kıt erzakımız vardı. Hiçbirimiz maaş da alamazdık. Paramız yoktu. Elimizdeki imkânları ihtiyaçlara ve karavanaya verirdik. Bu sırada Ali İhsan Sabis’ten acele bir yazı aldık. Ordusunda erzak kalmadığını, askerlerinin kırk sekiz saat sonra aç kalacağını söylüyordu. Telaşlandık. Levazım Reisi'ni çağırdık.
Bu nasıl iştir? diye sorduk. Levazım Reisi:
İmkânsız bu, dedi. Diğer ordular gibi onlara da aynı miktarda erzak gönderdik. Mutlaka olması lazım. Bunun üzerine
Git, onların Levazım Reisi ne sor, dedim.
Sormuş. O da aynı şeyleri gevelemiş.
Madem ki Kumandan istiyor; asker aç bırakılmaz, ne kadar paranız varsa gönderin! dedim
Bir müddet sonra, Ordu Kumandanı Yakup Şevki’den bir yazı aldım.
İkinci Ordu mensuplarına maaş verdiğiniz halde, bize niçin vermediniz? diye soruyordu.
Böyle bir şey yoktu. Araştırdık Ali İhsan (Sabis) askerlerin arasında gezerken, biri. Birinci Ordu bölgesine girmiş:
Vah vah! Siz maaş almadınız mı? Ben kopardım, dağıttım erlere, demiş.
Kendisini çağırdım ‘artık birlikte çalışamayacağımızı’ söyledim. Ve geri gönderdim Divan-ı Harb’e vermeye kalktılar, mani oldum " (S. 16)
Ali İhsan Sabis, Atatürk’ten bir yaş küçük. İstanbul 1882 doğumlu, 1950’de Demokrat Parti’den Afyon milletvekili seçildi. Meclis'te İnönü ve saldırılarıyla tanındı. 1957 de öldü.
Ali İhsan Sabis, Atatürk ölünce. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı mektupta özetle şöyle dedi:
"Mani zail oldu, artık teşrik-ı mesai edebiliriz " (Engel ortadan kalktı, artık işbirliği yapabiliriz) Mektupla ilgili kaynak. "Çankaya Özel Kalemini Anımsarken" Haldun Derin, "Tarih Vakfı Yurt Yayınları " (S. 142)
Atatürk'ün ölümü üzerine, Amman'da sürgün yaşamını sürdüren "Yüzellilik"lerden, Atatürk'ü birkaç kez yok etmek istemiş olan, Çerkez Ethem şöyle diyordu:
"Her şeye rağmen ufulü (ölümü) elim (acı) ziyadır "ziya: yitik, kayıp demek. (Kaynak: aynı yapıt).
Baktım da Çerkez Ethem daha ince davranmış!
10 Kasım’da, ayağım sargılar içinde olduğu için dışarı, törenlere çıkamadım. 7 Kasım da İstanbul'daydım İlhan Erdost’un törenlerine ulaşamadım. Muzaffer İlhan Erdost her yıl olduğu gibi bu yıl da, İlhan için güzel çalışma yapmış. "Onur Yayınları" arasında, “İlhan İlhan” kitabını çıkarmış. Bu, genişletilmiş üçüncü baskı aslında, İlhan'a en güzel armağan bu.
Halit Çelenk de çıkamadı dışarılara bir süredir, o sayrı, yatağında. On beş gündür, ilk kez uyuyabilmiş Halit Bey, iyiye gidiyor. Bu, iyi haber.
TÜYAP Kitap Şenliği, İstanbul’da bugün sona eriyor. İstanbul’dayken, şenlikte dört-beş gün Orhan Koloğlu, Yahya Koçoğlu’yla birlikte Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne ayrılan A salonunda, merdiven altında, okurlarla söyleştik, kitaplarımızı imzaladık. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencilerinden Olga Ünaydın ile İlknur Kalkan bize yardımcı oldular. Sağolsunlar. Yanı başımızda "Sokak Çocukları Derneği”nin masası komşumuzdu. Nesibe Doğan, Fatma Özbalı çok şirin gençlerdi.
Merdiven altında olduğumuz için, herkesi, gelip geçenleri görüyorduk. Bir kız çocuğu annesinin elinden tutmuş:
Anne, bana kitap al! Diyordu. Annesi, onun elini hızla çekip yürüyordu.
Kimi okurlar masanın çevresine, masada gördükleri Mustafa Ekmekçi yazısına, şöyle bir bakıyorlar, yaklaşıyorlardı. Bir genç kız, yanında arkadaşı sordu:
Mustafa Ekmekçi siz misiniz?
Benim! Beni şaşırtan bir istek:
Sizi öpebilir miyim?
Eh, buna ne denir? Yazarları aşıp gitmiş okurlar gördüm. Dr. Yusuf Pul, gemici Rahmi Taş bunlardandı. Daha çoktular. “Payel" Yayınevi yöneticisi Şemsa Yeğin’le söyleştik. Kırk yıllık dostum ozan Ahmet Necdet'le (Sözer) karşılaştım. Bana yeni yapıtını verdi.
Ali Yüce’yi okuyoruz, biz de yazıyoruz! dedi.
Ali Yüce’nin İstanbul’da çıkan Ahmet Miskioğlu’nun yayımladığı "Türk Dili Dergisi"nde, bir şiirini okudum.
Ali Dündar yazısına almış. Şiir şöyle:
“Bir bey derler / Bir adam tanırım / Siz de tanırsınız onu / Gökdelende oturur da / Mağarada gibi düşünür / Fes gibi giyer şapkayı / Bunu nasıl yaptığına / Döner kendisi de şaşırır "
Ali Yüce şimdi Almanya'da, gezip tozuyor, kent kent dolaşıp okurlarına şiirlerini okuyor. İzlencesini, Avrupa'da yayımlanan “Cumhuriyet Hafta"da okursunuz.