Almanya'da Kadınlarımız, Kızlarımız...

Düsseldorf Havaalanı'nda, Antalya'da Prof. Hasan Yaygın'ın getirip verdiği "su kefiri'' ile mayasını unuttum. Havaalanının tam çıkış yerinde, ayakyoluna gideyim dedim. Beş on dakika sonra geldiğimde, Ali Sirmen’le, bize yardımcı olan arkadaş, çantaları arabaya koymuşlar; binip Essen’e gideceğiz. Essen’e vardık ki Hasan Yaygın'ın su kefiri de mayası da yok. HDF Başkanı Ahmet İyidirli:
Merak etmeyin, dedi, ben havaalanını arar, sizin torbayı sorarım. Üzerinde adınız var mıydı?
Hayır, ancak üzerinde “Kültür Bakanlığı" yazan bir torba! Ali Sirmen:
Ona çoktan polis el koymuş, incelemeye başlamıştır; siz onu polisten sorun! diye dalgasını geçiyordu.
Su kefiri, süt kefirinden başka bir şey. Bunu Fransızlarla, Almanlar kullanıyorlar. İleride bir gün anlatırım. Uğur Mumcu günlerinde konuşurken, usum takılmıyor değildi havaalanında kalan kefire.
Böyle bir olay, yine havaalanında, bizim Türklerden birinin başından geçmiş. Havaalanında, görevliler gümrükte ince eleyip sık dokurlarken, bir torbada gördükleri toza benzer, renkli bir maddeyi yolcuya sormuşlar:
Bu ne?
Tarhana! demiş adam. Görevli huylanmış, bunun bir toz uyuşturucu olmasından kuşkulanmış!
Tarhana, diyen yolcu bir parmak alıp ağzına götürmüş. "Bak tarhana bu, biz bunu yeriz!" Boyuna parmakla, bir ara avuçla yemeye başlamış...
Bir yandan da:
Al, bak sen de yiyebilirsin! diyormuş. Gümrükçü, torbayı yolcunun elinden almış; adam neredeyse uyuşturucuyu yiye yiye bitirecek!
Yolcunun torbasına el koymuşlar, incelemeye göndermişler. Bir süre geçtikten sonra aşağı yukarı şöyle yanıt gelmiş:
"Yoğurt ağırlıklı, besin maddesi."
Essen’de Türkiye Araştırmalar Merkezi Başkanı Prof. Faruk Şen. -biz ayrıldıktan sonra sayrılanmış, sayrıevine kaldırılmış- kuruluşlarının çalışmaları ile ilgili bazı kitaplar vermişti. Bunlardan biri, Ferah Zarif, Andreas Goldberg ile Yasemin Karakaşoğlu’nun birlikte hazırladıkları "İkibinli Yıllarda Almanya'da Türkler" kitabıydı. Kitabın bir yerinde şöyle deniyordu:
"Almanların 1961 de Türk işçilerine gereksinimleri vardı ve gelecek yüzyılın başında yine olacak, ancak işçi olarak değil. Zaten Türkler bunu artık sağlayamazlar. Onlar çoktandır ‘mavi yakalı' mesleklerde çalışmıyorlar. Diğer göçmenler, bu türden tehlikeli ve düşük ücretli meslekler ile meşgul olmak zorundadırlar. Türkler kendi orta sınıflarını kurmuşlardır. Aynı zamanda çoktandır yapı sektöründe de yerleşik hale gelmişlerdir. 2030 yılına kadar Türkler, sayıları 300-500 bin arasında değişen yapı tasarruf sözleşmeleri imzalamış ve 8.5 ile 18 milyar DM arasında bir tasarruf sağlamış olacaklardır. İnşaat sektörü önümüzdeki bin yılın başlangıcında bir patlama gerçekleştirecektir. İkinci nesil artık mesleki özendirme tedbirlerinden yararlanmış ve şirket içi yükselmeyi başarmıştır. İkinci neslin büyük bir bölümü ile üçüncü neslin tamamına yakını, kendi anne babalarının da geçtikleri ve artık yabancılık çekmedikleri Alman eğitim sisteminden başarıyla geçmiştir. Türklere ait uzman bilgisayar mağazaları, danışmanlık şirketleri ya da metal işleme tesisleri artık olağan ve sıradan hale gelmektedir. Olağan bir şekilde 42.000'den fazla Gymnasium (lise) mezunu Türk öğrenci, Alman sınıf arkadaşlarıyla beraber üniversitelere gitmektedir. Birçok Alman aile Türkler ile komşu olduğunda, birlikte yaşamak daha kolay hale gelecektir. O zamana kadar en az 330.000 Türk, Alman vatandaşlığına geçecektir..."
Araştırmada, 1992 yılında Almanya'da 1.023.833 erkek 831.112 kadın olmak üzere toplam 1.854.945 Türkün yaşadığı saptanmıştır. Bu sayı 2030 yılınca 1.681.194 erkek 1.557.372 kadın olmak üzere toplam 3.238.566 olarak tahmin edilmektedir. Almanya'da nüfus, nüfus planlaması nedeniyle giderek azalacaktır. Bundan Türkler de etkileneceklerdir.
Araştırmalarda nedense "domuz eti yiyen Türkler" konusuna değinilmediği gibi, Almanya'daki Türk kadınları ile ilgili ayrıntılı bir çalışma pek yoktur. Örneğin, Almanlarla evli Türk kadınlarının durumu gibi.
Birkaç yıl önce, Almanya'da sürgün yılları sırasında Oya Baydar anlatmıştı. Kocası işe gittiği zaman kendine bir arkadaş bulan kadının serüveni korkunçtu. Koca durumu öğrenince, kadına:
Söyle, kulağını mı, burnunu mu keseyim? diye sormuş, kadın da:
Burnumu kesme, kulağımı kes! demişti. Kulağı kesilirse, saçlarıyla kulağını örteceğini mi düşünmüştü?
Şimdi, Türkiye'de olan Oya Baydar'a yeniden sordum:
Şimdi durum nedir?
Öyle şeyler her zaman oluyor. Şimdi, onların içinde değilim. Ama kesinlikle vardır. Ama o, istisnai (ayrıksı) olaydı...
Şimdi Almanya'da Türk kadınlarında gelişme var mı?
Genç kuşakta kesinlikle var. Yani, orda doğmuş ya da orda büyümüş, küçük yaşta gelip orda büyümüş olanlarda var, iki türlü gelişme var: Birincisi daha bir bağımsızlar, daha bir o topluma yakınlar. İşte, başlarını bağlayıp oturma daha az. Bu bir yönü; birde tutuculukta da çok gelişme var, onu iki yönlü görmek gerek. Bir yandan o, bir yandan da kimliğini koruma adı altında, ailelerin falan baskısıyla tutuculukta da gelişme var. Yani dinci kanat, dinci kesim, gelenekçi aileler falan. Ama, şöyle düşünmek gerek: Benim tanıdığım kadarıyla bir kuşak var ki, şu anda yaşlan 25 dolayında olanlar, bunlar daha bağımsız, daha uyumlu o topluma, ne bileyim erkek karşısında daha rahat, daha bir kendi özgürlüklerine, seçme haklarına sahip falan. Benim korkum, daha da küçüklerde; dinci akımların yükseldiği döneme rastlayan, bugün 10-12 yaşlarında olanların sonu ne olacak? O bir sonun. Ama, bana sorarsanız, öbür yönünde, genel anlamda bir rahatlama var kadınlar açısından diye düşünüyorum...