Hürriyet’in Pazar ekinde, iki görüş yan yanaydı. Cebeci gömütlüğünden, Alevi oldukları için görevlerinden alındıklarını söyleyen işçiler, M.G.'nin “Alnı secdeye gelmeyen insanları mezarlıklarda çalıştırmayacaklarını" söylediğini ileri sürerek seçimi kazanınca da Aleviler! Cebeci'ye, Sünnileri de Karşıyaka'ya verdiğini bildiriyorlar. Buna karşılık, M.G. şu yanıtı veriyor:
Alevi-Sünni ayrımı gözetmek vatan hainliğidir, alçaklıktır. Böyle bir ayırım yapmam ve yaptırmam. Temizlik yapmıyorlardı orada. Birkaç kez uyardım. İdareyi zaafa uğrattılar. Kimsenin buna hakkı yok..
M.G. kuraklık böyle sürerse, son çare olarak "yağmur duasına çıkılabileceğini" de söylemiş!
M.G.’nin işleri bununla kalmıyor. Yine Hürriyet’in Cumartesi ekinde de Hülya Güzel’in güzel bir haberi var. M.G. Murat Karayalçın’ın danışmanı eski ASKİ Genel Müdürü Şükrü Barutçu’nun eşi. Arıtma Daire Başkanı Füsun Barutçuyu görevinden almış. Neden olarak da "Şebekeye pis su karıştırıldığına ilişkin duyumlar alındığını, ancak kanıtlayamadıklarını" söylemiş.
Gömütlükte, parklarda çalışan işçilerle. Füsun Barutçunun görevinden alınma gerekçeleri, birbirine nasıl da uyuyor. Birine gömütlük pis deniyor, öbürüne "şebekeye pis su karıştırdıklarının duyulduğunu" söylüyor. Ne biçim mantık bu? Anadolu'da bir söz vardır: "Usunu peynir ekmekle yemiş" derler. O hesap. Bir yerde, görevlerinden atılanların tümü Alevi yurttaşlar olacak, "Alevi-Sünni ayrımı gözetmek alçaklıktır" deyip, zulmü örteceksiniz. Bir başkasına "iftira" da edeceksiniz, "Şebekeye pis su karıştırmışlar, duyduk, ama kanıtlayamadık" diyeceksiniz. Bunlara kim inanır?
Sabahın erken saatinde, bir bayan aradı, parklardan ablan işçilerdendi. İşçiler, sendikalarına gitmişler, “tazminatsız işten atıldıklarım" belirterek Genel-İş'in haklarını aramasını istemişler. Bayan işçi ağlamaklıydı:
Basın bizim sorunumuzun üzerinde neden durmuyor? O zaman basın niye var? Biz, 17. maddeye göre atıldık işten, işten atıldığımız kâğıdı çantamda taşıyorum hala. İşten atılma gerekçesi olarak "Basına demeç vermek" deniyor. Basına, televizyona gitmeyip kime gideceğiz? Ayrıca, durmadan bize hakaret ediyor. "Bunlar işe gelmiyor" diyor.
Bayan işçiye şunu söyledim:
Kimse kimsenin hakkını aramıyor, kendiniz aramazsanız. Bakın, basın büyük ölçüde uyuyor. Mahkemelere gidin, hakkınızı arayın.
Ben daha önce hukuk bürosunda çalışırdım. Oradan aldı, parklarda çalıştırdı bizi, çöp topladık. Ben 1993 Aralık'ında girdim. Çocuklarım biraz büyüsün, dedim. Ben orada kararları işledim. Mahkemeye giden zarflarda adım var. İmzam var. Ben işe gitmeden, maaş alsam, o imzayı kim atacak, zarfları kim gönderecek? Bizi Kurtuluş Parkı'na gönderdi, orada çalıştırdı, o gün Gençlik Parkı’na geliyor. Ben, Gençlik Parkı'nda çalışıyordum, biz Kurtuluş ’a gittik temizlik yapmaya. Dedik ki bu bizi tuzağa düşürüyor herhalde, çünkü biliyoruz adamın yapacaklarını; "Biz orayı temizlerken..." dedik, "Gitmeyelim Kurtuluş'a". Biz Kurtuluş Parkı'nı temizlerken bu (M.GJ akşama doğru, Gençlik Parkı’na gidiyor. Orayı pis buluyor, halkı topluyor, siz de izlemişsinizdir Flaştan, işte "Bunlar çalışmıyor, şu pisliği görüyorsunuz. Bunları atayım mı" diyor. Yani adam bize, sürekli komplo kuruyor. O denli aşağılayıcı hareketler yaptılar ki bize...
Bayanın sesi titriyordu, ağlamaklıydı. Belli ki böyle tuzaklarla, böyle oyunlarla karşılaşmamıştı.
-Bana, gazeteye gelin dedim. Sizin sorunlarınızla sonuna dek İlgileneceğim. Sizi yalnız bırakmayacağım!
Biraz rahatlamış, üzüntüleri azalmış gibiydi!
Ankara Belediyesi'nde neler dönüyordu? Bir birimde, hukuk bürosunda bulunanlar, yerlerinden alınarak barakalara verilmişlerdi. Ellerini yıkayacak yerler başka yerlerdeydi. Sabun yoktu. Tam bir rezillik!
Savunman olarak sıkmabaş bir bayan geldi. O sırada tartışmalar da başladı:
Sıkmabaşları "baro" kabul etmiyor. Sıkmabaş bayan duruşmalara nasıl girecek?
Duruşmaya girmek zorunlu değil ki; büroda oturur!
Bu yapılan açıkça, dincileri kayırmak, yolsuzluk yapmaktı. Ama kim dinler? Basının çoğu, ya bunları görmüyor ya da görmezden geliyordu.
Haksızlığa uğrayan işçiler, basına, televizyona başvuruyorlar diye, onlar işlerinden ahlamazlar. Özgürlükten yana olanlar, buna karşı çıkamazlar! Basın halkın sesiyse, başka nereye gidecekler? Mollalara mı?
1960 öncesindeydi, bir akşam Cumhuriyet te nöbetçiydim; telefon çaldı, açtım:
Ben, dedi, Altındağ Adliyesi'nden arıyorum. Yargıcım. Can güvenliğim yok. Durumu size bildirmek istedim!
Önce şaşırdım. Yargıç, basına sığınıyordu. Biz kime sığınacaktık? Düşününce hak verdim. Yargıcın da başı sıkıştığında başvurabileceği tek sığınaktı basın! Onu teselli ettim, başına gelebilecek herhangi bir olayda arayabileceğini bildirdim. Bu olayı da hiç unutmadım. Şimdi ah alanlar, bunların hesabını bir gün verirler.
Cebeci gömütlüğünde, M.G.'nin zulmüne uğrayıp işlerinden atılanlarla, parklarda işlerinden atılanları bir daha yazıyorum. Ali Durak, Nevzat Koçak, Hasan Özdilli, Şener Cüce, Muharrem Sarıdemir, Kemal Ulutaş, Hüseyin Acer, Cemal Şeker, Nesimi Açıkgöz, Haydar Çevik, Feyzullah Ceylan, Nesimi Arıkazan, Nevzat Gürbüz, Selami Dem İrer, İbrahim Çavga, Yaşar Savuran, İlyas Doruk, Murat Yılmaz, Muzaffer Karataş, Gürsel Candemir, Bektaş Gebeş, Sevda Aha, Sevim Gül, Zehra Işıldar, Ayla Akın, Kibara Baydar, Nilgün Coşkun, Hatice Aslan, Nevin Çelik, Selma Çetinkaya, Ülkü Kahraman, Şimşir Ozkaya, Feride Ayata, Müşerref Akın, Tatlıgül Bakmaz, Fatma Yurdanur, Tülay Dağaşar, Fatma Bozkürk, Rabiye Altıntaş, Havva Ertaş…
Dün Nâzım’ın yurttaşlıktan çıkarılışının 43. yılıydı. Nâzım'ın yurtsuzluğu sürüyor. Bunun utancı kimindir?