“Köktendinciliğe Karşı Aydınlanma Konferansı" perşembe günü Ankara'da başladı, dün sona erdi. Toplantıda çok ilginç bildiriler sunuldu, konuşmalar yapıldı. Cumhurbaşkanı S.D. daha önce geleceğini bildirdiği, toplantıyı desteklediği halde gelmedi. Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden konuştu.
İlk gün konuşanlardan Prof. Ali Nesin, konuşmasında özetle şunları söyledi:
Ne şeriat ne darbe' sloganlarının atıldığı bugünlerde, bu konferans özellikle anlamlıdır. ‘Ne şeriat ne darbe' sloganıyla neyin istenmediği belirtiliyor. Evet, biz şeriat da istemiyoruz, darbe de. Peki ne istiyoruz? Demokrasi istiyoruz. Yani, sivil toplum örgütlen aracılığıyla yurttaşların etkin oldukları bir toplum istiyoruz. Bu konferansı, sivil toplum örgütleri ve birkaç aydın düzenlemiştir, babamın deyimiyle ‘ücretsiz yurtseverler' düzenlemiştir. Biz, bu konferansı düzenleyerek, demokrasinin Türkiye'de yerleşmesine, kök salmasına bir katkımız olduğuna inanıyoruz.
Beş parasız ve beş dakika sızdık. Koşullan zorladık. Çalıştık, çabaladık ve bu konferansı düzenledik. Kusurlarımız hoşgörüle. Ve eleştiriler lütfen gelecek konferansı düzenleme kuruluna saklana.
Konferansımızın adı 'Laiklik için konferans' değildir, 'Köktendinciliğe Karşı Aydınlanma’ Konferansı’dır. Yani, bu konferans bir savunma değil bir hücumdur! Gün, savunma günü değildir; gün hücum günüdür.
Ve bu konferans salt İslami köktendinciliğe karşı değil, Hıristiyan olsun, Musevi olsun, Budist olsun, her türlü köktendinciliğe karşı bir konferanstır. Aynı zamanda boş inanca, kör inanca, cinciye, falcıya karşı bir konferanstır. Ve söylemeye gerek var mı, kesinlikle dine karşı bir konferans değildir.
Biz hücum ediyoruz da onlar susuyorlar mı? Hayır! Onlar çok uzun zamandan beri hücum ediyorlar...
Onlar karanlıktır, biz aydınlığız.
Bu arada sözüm ona ‘ılımlı’ dincileri de unutmuyoruz ve onlara karşı da halkımızı uyarıyoruz.
İstedikleri kadar tehdit etsinler. Korkmuyoruz! Onlar, din tacirleri ve cennet pazarlayıcıları, onlar bizden korksunlar. Aydınlık, karanlığı er ya da geç yok edecektir.
Gelecek yıl. daha geniş halk yığınlarına ulaşmak için, belki bir aydınlanma ya da laiklik şenliği düzenleriz ve buna benzer bir konferansı o etkinlikte gerçekleştiririz.
Ne kadar saldırırlarsa, o kadar büyüğünü, o kadar görkemlisini yaparız.
Bir insan, geleceği ne denli uzaktan ve ne denli doğru öngörebiliyorsa, o insan o derece uygardır.
Aziz Nesin, günümüzün Türkiyesi'ni taa 1940'lardan itibaren öngörmüştür. Birazdan Aziz Nesin’in 1959 ve 1963'te kaleme aldığı iki makaleyi dinleyeceksiniz.
Aziz Nesin’in 25 Mayıs 1993 te çıkan “Başka Nasıl Anlatmalı?” başlıklı yazısı özetle şöyle:
Yazar olarak büyük bir toplumsal tehlikenin çığ gibi büyüyerek üzerimize gelmekte olduğunu ve bu tehlikenin yaklaştıkça büyüdüğünü ve hızlandığını görüyorsunuz. O tehlike canlı ve çok kurnaz. Toplum tehlikenin büyüklüğünü duyumsamasın diye önceleri yavaş yavaş, parmak parmak, karış karış gelirken sonraları adım adım, daha sonra koşar adım geliyor. Çok sinsi olan bu tehlike, bütün hazırlığını tamamlayınca toplumun üzerine çullanacak. Toplum nerdeyse çullanan tehlikenin altında ezilip boğulacak.
Bu durumda yazar ne yapar? Yazarak, konuşarak gördüğü tehlikeyi, görmeyenlere bildirir. Başka görenlerle birleşip birlik kurar, kurulmuş birliklere katılır.
Tehlike bikez çullanıp toplumu tümüyle esir alınca, artık toplum o tehlikeyi özümser, benimser, topluöz kendisi tehlike olur ve artık kurtuluş yoktur.
Sayılan az da olsa kimi yazarlar bu tehlikeyi görüp gösteriyor. Ben de kendime düşeni yapıyorum. Söyledim, konuştum, yazdım, şimdi de çığlık çığlığa haykırıyorum:
- Tehlike üzerimize çullandı çullanacak. Aymak zamanı ha geçti., ha geçiyor... Bu tehlike, dinsel gericiliktir, bağnazlıktır, yobazlıktır, ortaçağı bile yaşamadan ortaçağ karanlığına gömülmektir: Üstelik 'Atatürkçüyüz! Atatürkçüyüz!' diye diye, inleye İnleye akılcılıktan kaçıp gericilik batağında eriyip yok olmaktır. Sem bu batağa sokanlar, seçtiğin kendi milletvekillerindir, bakanlarındır, kendi hükümetindir. Bu demektir ki, sen yıllardır kendini karanlık bataklığına sürüklüyor ve kişiliğini, uygarlığını boğarak öldürüyorsun.
Ziyaret bahanesiyle türbeler açıldı, sesini çıkarmadın!
Tekkeler, zaviyeler açıldı, sesini çıkarmadın!
Tarikatlar, eskiden olduğundan daha da çoğaldı ve özgürleşti, sesini çıkarmadın!
Borçlu olanın hacca gitmesi dince de yanlışken. 60 milyar dolar dış borçlu yoksul Türkiye'nin parasını kızgın Arap çöllerine savurmak için, eskiden yasak olan hac yolunu açtılar, ses çıkarmadın!
Eğitim birliğini bozmak için imam-hatip liselerini sürekli açarak, bu liselerde salt imam ve din görevlileri değil, hekim, mühendis, yargıç vb. gibi toplum yönetiminin her katından insanlar yetiştirerek anayasadaki laikliği hiçe saydılar, sesini çıkarmadın!
Kuran kursları açtılar, burdan çıkışlıları da lise eşdeğerli saymak istediler, sesini çıkarmadın!..
Aziz Nesin’in yazısı daha uzundu, yerim kalmadığı için kısa kesmek zorundayım. Sonunda, Namık Kemal’ in ağzıyla şöyle sesleniyor: “Ey yareli şir-i jiyan/uyan uyan bu hab-ı gafletten."
-----------------
Tartışmalı bir açıklama: Perşembe günü çıkan "Kitap Şenliği"nin Perde Arkası başlıklı yazı ile ilgili olarak Türkiye Yayıncılar Birliği Genel Sekreteri Metin Celal'den uzun bir mektup aldım. Yazıya çok üzülmüşler. Oysa birçok yayınevinden kutlama telefonları aldığım için seviniyordum. Ne yapacağımı ben de şaşırdım. Yayıncılar Bıdığı, 28 martta yapılacak genel kurulun telaşına mı düştü ne!..