Ahmed Arif'te Nâzım Sevgisi...

Ahmed Arif’in Nâzım Hikmet'i bu denli sevdiğini bilmez­dim. Anlatacağım. Bir akşam, Ahmed Arif, eşi Aynur Ha­nım, Ayla, Muzaffer Adıgüzel, Rahmi Saltuk bizim evde oturmuştuk. Ahmed Arif şiirler okuyordu; toplantıyı banda alıyordum. Ahmed Arif, Nâzım Hikmet’in "Karanlıkta Kar Yağıyor" şiirini okudu. Okuduktan sonra anlatıyordu Ah­med Arif (özetleyerek aktarıyorum):

Aralık 1937, birisi bana böyle bir defter gösterdi. Bizim bildiğimiz normal defterden. On dakika okudum. Sonra elimden aldı. 'Ne olur abi’ dedim, 'ben bunu şurada yaza­yım'.

Hayır dedi.

Bana niye gösterdin dedim, öğrenciydi üniversitede. Çok üstüne düşeceğim bir adam da değildi. Beni severdi, benim de ona saygım vardı, ama demek ki güveni yoktu, vermedi bana. Günlerce sana söyledim, ona söyledim, ona söyledim, 'Öyle bir şiir var' diye. Sonra...

Rahmi Saltuk sordu:

Nâzım’ın olduğunu biliyor muydun?

Biliyordum, biliyordum, ama aradım aradım bulama­dım. Yoktu öyle bir şey. Yani, Türkiye'de...

-Yayımlanmamış!

Yayımlanmış, ama biz 37 yani, ben ilkokuldayım, çocu­ğum, üçüncü sınıfta mıyım, ikinci sınıfta mıyım neyim? öyle bir şey. Aşağı yukarı 10 yaşında filanım. Biliyorum. Şiir, Sabahattin Ali Projektör’ diye bir gazete çıkarırmış, orada yayımlanmış...

Sonra, yine böyle bir sofraydı. İstanbul'da bizim kardeş bir kuruluşumuz vardı, bir öğrenci derneği; oradan çocuk­lar gelmişlerdi. Burada bir dava vardı Hocanım’ların (Behi­ce Boran Var) 'Barışseverler Davası'. Kore hikayeleri vardı. Kore'ye asker gidiyor. Eleştirdiler, eleştirdiler, hapishane­leri doldurdular. Bir tane Osman Abi vardı:

Neden geliyorsun Osman Abi dedim.

Bizimki çeneden oğlum çeneden dedi.

(Ahmed Arif. 1951'detutuklananlardandı, Osman Ahi'siy­le cezaevinde orada konuşmaktalar.)

Ne yaptın dedim. İzmir rıhtımında ağlamış adam. Vah, vah yavrular gidiyorlar' demiş. Çenesini tutamamış. (Gülü­şüyoruz). O. şey» okumuş, İzmir'de Alsancak'taki nedir o? Fabrika mıdır o? Lokomotifleri onarıyorlar; ben 'dilekçe ver' dedim, 'Ben üzülüyorum', dedim, 'yav..'

Ben, dedi, Kemalistim! Geldim içeriye attılar!

Suriyeliymiş adam, oradan gelmiş İstiklal Savaşı'nda...

(Ahmed Arif tatlı tatlı anlatmayı sürdürüyor)

Bakın, böyle bir sofraydı, asıldılar, dediler ‘şiir oku'. De­dim ki 'Eksik bir şeyler okuyacağım, ama vermedi bana, sizde de hiç kimsede yok bu!' Ben bunu böyle okudum. Sık sık dediler, ama hep diyorum ki 'Ben bunda yanlış okuyabi­lirim, aklımda öyle kalmış.' Başından okudum. Hep böyle okuttular bana. Sonunda ben bu şiiri buldum (Karanlıkta Kar Yağıyor şiiri). Kelimesi kelimesine doğru okuyorum. Bir yerini düzeltiyorum, bir yerinde Baba (Nâzım) diyor ki:

'Bir İtalyan tankının tekerlekleri arasında kitapların.'

Tankın tekerleği olmaz, paleti olur, ben onu 'paleti' yapı­yorum. Ben orayı ısrarla düzeltiyorum. Adamın o zamanki bilgisi tank görmemiş olabilir. Başka bir değişiklik yoktur. Samanciyef baskısına baktım, çocuğuma kavuşmuş gibi sevindim. Şiirin gücü yani, benim hiçbir şeyim yok duyarlı­lığımın dışında. Nasıl almışım biliyor musun? Adam bana on dakika gösterdi. O herifi bulup da söylemek istiyorum: 'Ulan, sen onu kime bırakacaksın, çocuklarına mı?' Yeryü­zünde yalnız ben biliyorum bu şiiri. Aşağı yukarı otuz yıl oldu, kesinlikle ben yanlış okumuyorum. Hatta dedim ki ben, 'Eğer yanlış varsa, yanlışımı da düzeltmeyeceğim.' Ben çok haklıyım düzeltmemekte. Çünkü ben onu pişirdim, bir yerde öyle okuya okuya. Ama olabilir, yanlış olabilir. Hoş görülmelidir bu yanlış. Şiirin güzelliği orda. Kusursuz yazılmış bir şiir. Aynı bant gibi giriyor insanın beynine. Ta­bi/, hazırsanız. Demin söylediğim o. Gerçekten öyle. Mate­matik bir şiirdir bu, tek hece düşürülemez. Büyük şiirdir bu. Yeryüzünde tanıdığım en büyük Neruda 'dır (1904-1973). Ama böyle bir şiir yok Neruda ‘da. Neruda, Amazon ’u yazı­yor, Güney Amerika'nın yüceliğini yazıyor, ama bu şiir müthiş bir şey yav. Bir İspanyol yazamaz bu şiiri. Mesela nedir o Rafael Alberti filan (D. 1902...), böyle şiir yazamamış. Nasıl, nasıl güzel adam anlatabildim mi? Hepsini ben sordum; Ortıan Peker'e (1926-1978) sordum, İspanya’yı bi­liyor; Baba Dino ya (1913-1994) sordum. ‘Plaza Del Sol' di­yor. Madrid'de bir alanmış. Bizim Ulus Meydanı gibi bir alanmış. 'Ufak bir dükkanın vardır, renkli İspanyol yemişle­ri satarsın.'

Niye renkli dedim, Orhan Peker dedi ki:

Ulan, seksen çeşit portakal var orada!

Oradan anlıyorum ve bütün bunları adamcağız gazete­den biliyor, hayatında İspanya’yı görmemiş bile. Ne kadar güzel yazıyor, anlatabildim mi? Mesela bazıları bana diyor ki:

Sen Adanalı mısın?

Yok kardeşim, Adanalı değilim!

Eee, nasıl yazdın?

Laf mı yani? Adanalı olmak gerekmez. Ama. Adana'yı avcum gibi bilirim ben, bilmek zorundayım. Vatanım be­nim. Ne demek yani? Diyorum ya:

'Çukurovam, / Kundağımız, kefen bezimiz. / Kanı esmer, yüzü ak. / Sıcağında sabır taşları çatlar, / Çatlamaz ırgadın yüreği./ Dilerse buluttan ak, / Köpükten yumuşak verir pa­muğu./Külhan, kavgacıdır delikanlısı,/Ünlü mahpushane­lerinde Anadolumun / En çok Çukurovalılar mahpustur, / Dostuna yarasını gösterir gibi, / Bir salkım söğüde su verir gibi, / öyle içten /öyle derin. /Türkü söylemek, küfretmek, /Çukurova yiğidine mahsustur...’

Şimdi, diyor ki:

Adanalı olmayan bunu yazamaz! Adanalı yazsın göre­lim, bir bok yazamaz! (Gülüşmeler, Rahmi Saltuk'a mı takı­lıyor ne?) Tunceli'den geliyoruz, yazıyoruz. 113 nüfusumuz var, bozulmayın bize, ne yapalım! Altı milyon değil (Sözü, Karanlıkta Kar Yağıyor’ şiirine getiriyor). Onun gibi. Çok güzel bir şiir, yani ölümsüz bir şiir. Böyle şiir nerde?