Geçen yıl çıkan "Nadir Nadi'yi Uğurlarken" kitabını karıştırıyordum; Sami Karaören’in yayına hazırladığı kitapta benim de bir-iki yazım var. Birine "Utangaç Bir Yazar" başlığını koymuşum. Kitaplarında, anılarında utangaç bir kişi olduğunu belirten nice örnekler var. Hele kalabalıklar karşısında filan konuşmayı sevmez, sıkılır. Düzenlenen imza günlerinde onu okur karşısına çıkarmak kolay olmadı sanıyorum. Ama, okurlarla bir arada olmayı sonradan sevdi de...
Nadir Nadi’nin yarın, ölümsüzlüğe uğurlanışının ikinci yılı. Bir süredir, gerici kimi gazetelerde görüyorum; Cumhuriyet'e çatıp saldırırken. Nadir Nadi’ye de, babası Yunus Nadi'ye de yüklenmeye çalışıyor yazar müsveddeleri. Nadir Nadi sağ olaydı; yazdıklarımıza karışmazdı ama;
Beni karıştırmayın, değmez bunlara yanıtlar vermeye! derdi
Nadir Nadi, "Perde Aralığından” kitabında, yer yer babası Yunus Nadi'den söz eder. Babasının savaşımlarını anlatırken bir yerde şöyle der
'...Gericilerin, çekemeyenlerin, kıskanç yaradılışlı küçük adamların babama karşı düşmanlığı da meşhur Matosyan hikayesi ile işte o zamandan başlar. Kendimi bildim bileli o zaten savaş halinde yaşayan bir adamdı. Çeşitli vesilelerle tekrarlanan saldırılar, benim meşhur 'Alman realitesi’ yazıma kadar sürmüştür. Özel çıkarı için politika yapmak, karışık birtakım ticaret işlerine girişmek, meşru olmayan yollardan zengin olmak, daha bilmem ne gibi suçları ona yüklemeye kalkışanlar sık sık görülmüştür. Babam, mesleğinde başarı kazandıkça saldırılar artar, rejimin ileri gelenlerine sataşamayanlar, devrimleri kalemiyle savunan Yunus Nadi’yi zararsız bir hedef bildiklerinden, hınçlarını en çok ondan çıkarmaya bakarlardı. Söylentilere göre, memleketin en zengin adamıydı babam. Taksimdeki Cumhuriyet Apartmanı -adı üstünde- onundu. Maçka Palas onundu, Kartal Yunus Çimento Fabrikası -yine adı üstünde- onundu. Daha ne fabrikaları, ne değirmenleri, neleri vardı!
Başarılı bir gazeteci olduğu için iyi kazanır, kazandığının büyük kısmını da yine gazetesine harcardı. 1943 yılında, dünya gözü ile bir daha görmemek üzere yurttan ayrılırken, Cumhuriyet tesisleri bir yana. Nişantaşı'nda eşi adına yaptırdığı bir apartmanla vaktiyle Ankara da satın aldığı birkaç yüz metrekarelik bir arsadan başka bir mülkü yoktu..."
Gericilerin yapıları araştırmaya değil, inanmaya dayalı olduğundan, duyduklarına inanıp, bunları da doğru sanarak kaleme sarılırlar. Yunus Çimento Fabrikası’nın Yunus Nadi'nin olduğuna ilişkin söylentileri ben de duyardım. Söyleyenler, sözde "milliyetçi", düzmece "Müslüman" olduklarından bunların bir dedikodu olabileceğini düşünür, kuşkuyla karşılardım. Zamanla her şeyin ıcığını cıcığını öğrendim. Bir gün, eşim, bir de bir bayan arkadaşımla Nadir Nadi’nin Yeniköy’deki evine gitmiştik. Bahçe içinde güzel bir ev; Nadir Nadi koltukta oturuyor, deniz kıyısında bir ev beni büyülemiş gibi, soruyorum:
Buradan denize giriyor musunuz? Çevrenizde kimler var?
Nadir Bey:
Giriyorum! diyor. Oysa, oradan denize girilemeyeceğini benim de anlamam gerekir değil mi? Berin Nadi bir ara:
Durun, dedi, ben önce şu evin namusunu bir kurtarayım! Bana döndü: "Ekmekçi, biliyor musun? Nazım'ın karısı Münevver yurtdışına buradan kaçmış!"
Yaaa!
Yaaa, işte böyle! (Ötekilere döndü) Haydi şimdi konuşmaya devam edebiliriz!
Bir ay filan önceydi sanıyorum; birkaç günlüğüne İstanbul'a gittiğimde, yönetimden, yazıişierinden kalabalık bir grup Berin Nadi'ye, Yeniköy'deki eve gittik. Şakalar, konuşmalar gırla gidiyor. Berin Nadi takılıyordu;
Ekmekçi sen susuyorsun, kafanda yazı mı tasarlıyorsun? Domuz eti yok kardeşim!
Berin Nadi, takılmadan edemezdi. Kirazla rakıyı yudumlarken, Nadir Nadi'yi arar gibiydi gözlerim. Yarın onun ölümünün ikinci yılı işte. O utangaç yazarın, gericiler karşısında, din sömürücüleri karşısında ödün vermez savaşımını seyrediyorum. Dilde özleşmenin, Köy Enstitülerinin, Atatürk devrimlerinin, tümüyle demokrasinin yılmaz bir savunucusu, kavgacısı Nadir Nadi, bizim ustamız. Cumhuriyetle "domuz eti" ile ilgili yazılarımı nasıl da desteklerdi: "Arada bir yaz!” derdi.
Nadir Nadi'yi okuyorum, babasını anlatıyor:
“...Ölümünden birkaç yıl öncesine gelinceye dek babam hayat dolu, dinamik, iyimser yaradılışlı bir adamdı. Fikir savaşlarını yadırgamaz, tersine, inandığı davalar uğruna kıyasıya savaşmaktan zevk alırdı. Ailesine, yurduna, arkadaşlarına, mesleğine derin bir sevgiyle bağlı idi. Gazeteciliğe erken başlamış ve istibdat yönetimini devirmeye gayret edenler safına tereddütsüz katılmıştı... Yanında çalıştırıp yetişmelerine gayret ettiği gençleri öz çocuklarından ayırt etmezdi. Bu kadar sevgiyi yüreğinin neresine sığdırıyor diye arada bir hayrete düştüğüm olurdu. Gericilere, sahte milliyetçilere, bir de fikir döneklerine tahammül edemezdi. İleri hamleleri desteklemekten korkanlar hakkında:
Bunlar adam değil, cüdam! derdi.”
19 Ağustos 1993, Cumhuriyet